Hadis ve Sünnetin Dindeki Yeri


ilgiliFORUM.com

Hadis ve Sünnetin Dindeki Yeri ile ilgili benzer olabilecek konular...

Hadis ve Sünnetin Dindeki Yeri hakkında arama bilgileri...

Ziyaretçilerimiz bu sayfayı bulmak için Google`da şu aramaları yaptılar.
Siz de; bir dahaki gelişinizde, bu aramaları yaparak, bu sayfayı kolaylıkla bulabilirsiniz.

hadis ve sünnetin dindeki yeri - hadislerin gerçekliği - Sünnet ve Hadîsin kuran tefsirindeki yeri - hadis ve sünnetin dinimizdeki yeri makale - sünnetin dindeki yeri ve önemi - hadis ve sünnetin dinimizdeki yeri - orucunun bozulup bozulmadığı hakkında ş

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.


14 Haziran 2007, 02:54:31
nur_ay
Mesajlar: 2973
Bugün Allah için ne yaptınız?
Mektubunuzda: "Bir arkadaşımın tavsiyesi ile (...) gazetesini okumaya başladım. Kaynak eserleri de alıyorum. (..) Bir televizyon programında, (...) isimli profesör: "- Klasik fıkıh kitaplarda şer'i delillerin dört olduğu yazılıdır. Ancak şer'i delil birdir. O da Kur'an-ı Kerimdir. Peygamberin sünneti, Kur'an-ı Kerim'e uymakla sınırlıdır. İcmai-i Ümmet ve kıyas-ı fukaha, birer yorumdan ibarettir. Allah (Celle celaluhu) yegane hüküm koyucudur" dedi. Bu iddia, garibime gitti. (..) Peygamberimizin sünneti; Kur'an-ı Kerim'e uymakla sınırlı ise, bunca hadis kitabı niçin kaleme alınmıştır?" diyorsunuz.

CEVAP: Mektubunuzu özetlemeye gayret ettim. Tarih boyunca Allah (Celle celaluhu) ile gönderdigi resullerinin arasına açmak ve hevalarına göre bir din anlayışına sahip olmak isteyen zümreler olmuştur. Bahsettiğiniz (..) isimli profesörün iddiası yeni degildir. Resul-i Ekrem (SallAllahu aleyhi ve sellem)'in "- İçinizden hiçbirinin koltuğuna (sedirine) yaslanmış bir vaziyette iken, kendisine benim emir ve nehiylerimden biri ulaştığında: "- Başkasını bilmem, biz Allah (Celle celaluhu)'nın kitabında gördüğümüze uyarız" dediğini sakın görmeyeyim" (1) diyerek, mü'minleri ikaz ettiği sabittir. Tabiun döneminde bir zümrenin; Kur'an-ı Kerim'e ehemmiyet verme perdesi altında, sünnete karşı tavır geliştirdiği, bazı kaynaklarda vardır.

"El Müstedrek'te" kaydedildiğine göre; Sahabe-i Kiram'dan İmran İbnu Huseyn (ra), Resul-i Ekrem (SallAllahu aleyhi ve sellem)'den hadis rivayet ederken, bir adam sözünün keser ve; "- Ey İbn-i Nüceyd, bize Kur'andan anlat!.." diye ikaz eder. İmran İbn-i Huseyn (ra) bu adama hitaben "- Sen ve arkadaşların Kur'an-ı Kerim'i okuyorsunuz. Bana söyler misiniz, namazların rek'atları, vakitleri, farzları ve rükünleri nelerdir? Ben Resul-i Ekremi (sav) gördüm, siz görmediniz. Resul-i Ekrem (SallAllahu aleyhi ve sellem) bize zekatın nisabını, rüknünü ve nasıl eda edeceğimizi öğretti" diyerek, meseleyi izah eder. Bu açıklama karşısında ikna olan adam "- Bana hayat verecek şeyleri nakleddin. Allah (Celle celaluhu) senin ömrünü bereketlendirsin" diye dua eder. Rivayeti yapan Hasan Basri (rh.a) şu açıklamayı ilave eder: "- Bu zat, ölmezden önce iyi bir İslam fakihi oldu". Aynı hadisin "El Kifaye'de" kaydedilen vechinde İmran İbn-i Hüseyn (RA) muterize şunları söylemiştir: "- Sen ve arkadaşların sünneti hafife alıp sadece Kur'an'a dayandığınız takdirde öğle namazının dört rek'at olduğunu, Kabe-i Şerifi tavafın yedi defa yapılacağını veya Safa ile Merve arasında sa'y edileceğini ayetlerde bulabilecek misiniz?"

Bahsettiğiniz (...) isimli profesörün "Allah (Celle celaluhu) yegane hüküm koyucudur" şeklindeki tesbitine katılmamak mümkün değildir. Yegane hüküm koyucu olan Allah (Celle celaluhu); Resul-i Ekrem'e (SallAllahu aleyhi ve sellem) itaat etmemizi farz kılmıştır. Resul-i Ekrem'in (SallAllahu aleyhi ve sellem) din hususunda, hevasına göre söz söylemediğini haber vermiştir. Nitekim: "- Ve o (Resul), kendi hevasından söz söylemez. O (nun söyledikleri, din hususundaki emirleri ve nehiyleri) ilka edilegelen vahiyden başka birşey değildir. ( Necm / 3-4) buyurmuştur.

Bir Müslümanın; Allah'ın (Celle celaluhu): "- Bir de peygamber size ne emir verdiyse onu tutun. Nehyettiğinden de sakının. ( Haşr / 7) emrine ittiba etmesi farzdır.

Şahsi kanaati veya akli tercihleri sebebiyle sünnete muhalefet etmesi caiz degildir. (2) İmam-ı Suyuti "El İtkan" isimli eserinde, peygamberin din hususundaki her emirinin vahye istinad ettiğini zikretmektedir. (3) Peygamberimiz Efendimiz (SallAllahu aleyhi ve sellem) herhangi bir soruya muhatap olduğu veya bir hadise ile karşılaştığı zaman, önce vahyin gelmesini beklemiştir. (4) Vahyin gelmediği hallerde, ashabı ile istişare etmiş ve ictihadda bulunmuştur. Meselenin özü budur.

Yusuf KERİMOûLU / FIKHİ MESELELER

___________________________

Kaynaklar
(1)İmam-ı Şafii-Er Risale- Kahire: I979 (2 bsm) Sh: 89 Madde: 295
(2)İbn-i Huzeyme- Es Sahih- Beyrut: 1390 C: 1 Sh: 75.
(3)İmam-ı Suyuti- El İtkan fi Ulumu'l Kur'an- Kahire:1952 C:1 Sh:45
(4)İmam-ı Cessas- El Ahkamu'l Kur'an- Beyrut:1335 C:3 Sh:360



15 Haziran 2007, 07:41:58
Cevap #1
Leandros
Mesajlar: 445
"- Sen ve arkadaşların sünneti hafife alıp sadece Kur'an'a dayandığınız takdirde öğle namazının dört rek'at olduğunu, Kabe-i Şerifi tavafın yedi defa yapılacağını veya Safa ile Merve arasında sa'y edileceğini ayetlerde bulabilecek misiniz?"

Bahsettiğiniz (...) isimli profesörün "Allah (Celle celaluhu) yegane hüküm koyucudur" şeklindeki tesbitine katılmamak mümkün değildir. Yegane hüküm koyucu olan Allah (Celle celaluhu); Resul-i Ekrem'e (SallAllahu aleyhi ve sellem) itaat etmemizi farz kılmıştır. Resul-i Ekrem'in (SallAllahu aleyhi ve sellem) din hususunda, hevasına göre söz söylemediğini haber vermiştir. Nitekim: "- Ve o (Resul), kendi hevasından söz söylemez. O (nun söyledikleri, din hususundaki emirleri ve nehiyleri) ilka edilegelen vahiyden başka birşey değildir. ( Necm / 3-4) buyurmuştur.

Bir Müslümanın; Allah'ın (Celle celaluhu): "- Bir de peygamber size ne emir verdiyse onu tutun. Nehyettiğinden de sakının. ( Haşr / 7) emrine ittiba etmesi farzdır.

Yusuf KERİMOûLU / FIKHİ MESELELER


Peygamberimiz hayatta iken onun uygulamalarini gordugu halde "hayir ben kuranda ne yaziyorsa onu yapacagim" demek ile gunumuzde, peygamberimize atfedilen sayisiz yalan yanlis hadis ve sunnet karsisinda, dogruyla yanlisi ayird edemeyecek hale gelmis olmak ayni olamaz.
Ogle namazi yada sabah namazi veya aksam namazlarinin kac rekaat olduklari kuranda belirtilmemis olmasi bu namazlari kilinamaz mi yapar? Namazin amaci Allah'i anmak O na sukretmek ve dua etmek ise bunun suresi o anki kosullara bagli olarak degisebilecegini zaten Allah bildirmistir. Namazi ikiser rekaat halinde kilabilecegimizi de biliyoruz..(daha once de benzer bir nedenle namazin nasil kilinacagina dair ayetleri aktarmistim)

Kabenin kutsaliyeti Peygamberimizden once de vardi.. Ve o zamandan gelen hac uygulamalari devam etmekte idi. Nitekim hac zamani olarak "bilinen zamanlar" diye bildiriyor Allah.

Safa ile Merve arasinda say edilmesinde bir gunah olmadigini belirtiyor Allah. Yani say etmek farz degildir. Ayetleri neden bulamayalim

Bakara 158 " Gerçekten Safâ ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir. Onun için her kim hac veya umre niyetiyle Kâ'be'yi ziyaret ederse, bunları tavaf etmesinde ona bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah iyiliğin karşılığını verir, o her şeyi bilir. "

İnsanlar Kuran ayetleri isiginda kulluk vazifelerini yerine getirebilirler demis, olmak Peygamberimizin sunnetini yok saymak midir? Zaten Peygamberimizin sunnetinde kuran dan baska bir sey yoktur.
"Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?  Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!   Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,  Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!  Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.  Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!  Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...  İrticâin şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?"

15 Haziran 2007, 07:52:54
Cevap #2
nur_ay
Mesajlar: 2973
Bugün Allah için ne yaptınız?
mesajınızdaki diğer cümlelerinize herhangi bir yorumda bulunmayacağım.. zira yukarıdaki metin  bu konuda oldukça açık..
yalnız şu cümlelerinize küçük bir yorumda bulunmak istiyorum..


İnsanlar Kuran ayetleri isiginda kulluk vazifelerini yerine getirebilirler demis, olmak Peygamberimizin sunnetini yok saymak midir? Zaten Peygamberimizin sunnetinde kuran dan baska bir sey yoktur.

Kuran ayetleri ışığında kullouk vazifeleri yerine getirilebilir demek belki çok açıkça değil ama ima ile peygamberimizin sünnetinin bir kenara atıldığının ifadesidir.. en azından ben öyle anlıyorum bu cümleden..
son cümleniz fevkalede bir cümle.. evet resulullahın sünnetinde de kurandan başka birşey yoktur... ama sizin bu cümleyi kullanma amacınızla benim bu cümlenize fevkalade doğru demiş olmam arasında maalesef hiçbir bağlantı yok...

vesselam


15 Haziran 2007, 08:25:28
Cevap #3
Leandros
Mesajlar: 445
Hangi sunnet?
Kuranda olmayanlari peygamberimizin sozleri yada davranislari diye sunanlara soracak bir sorunuz yok mu? Soyleyecek sozunuz yok mu? Benim var oldugu icin diyorum ki; Peygamberimizin sunneti kuranin kendisidir. Kim ki sunnet adi altinda kuranda olmayan bir seyden bahsediyor ben inanirim ki o yalandir, iftiradir.

"Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?  Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!   Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,  Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!  Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.  Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!  Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...  İrticâin şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?"

15 Haziran 2007, 08:40:22
Cevap #4
nur_ay
Mesajlar: 2973
Bugün Allah için ne yaptınız?
 uydurma, zayıf vs.. olan hadisler bellidir.. ancak bununla beraber sahih olanlar da bellidir.. elbetteki  uydurma olan hadisleri kabul etmiyoruz, edemeyiz de zaten..

vesselam

17 Haziran 2007, 01:51:25
Cevap #5
Leandros
Mesajlar: 445
yalan olanlar ile dogru olanlar bellidir diyorsunuz.. insanlar bu ayirimi nasil yapacak?
Peygamberimizden oldugu iddia edilen bir hadis yada sunnetten bahsedildiginde, dogrulugunu nasil bilebiliriz? Soylenene inanip yaptigimizda ki bunlar birer yalan ise biz de sorumlu olmaz miyiz?

Ogrenmek istedigim sey bu ayirimi nasil yapabiliriz?

Hadisi rivayet edenlere dayanarak dogrulugunu kabul ederiz diyebilirsiniz belki, fakat rivayet ettigi soylenenlerin, rivayet ettigini nasil bilecegiz?

Demem o ki sizin kolayca yazdiginiz gibi kolayca ayirimi yapilabiliyorsa ben nicin bu kadar kasiyorum kendimi ?

Bana gore; yukarida da dedigim gibi herhangi bir hadis yada sunnetin kurana dayanip dayanmadigina, dinimizin ruhu ile bagdasip bagdasmadigina bakmak belki bir cikis yoludur.

Belki ileride cesitli orneklerle izah edebilme imkanim olur.
"Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?  Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!   Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,  Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!  Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.  Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!  Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...  İrticâin şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?"

17 Haziran 2007, 01:55:21
Cevap #6
nur_ay
Mesajlar: 2973
Bugün Allah için ne yaptınız?
yalan olanlar ile dogru olanlar bellidir diyorsunuz.. insanlar bu ayirimi nasil yapacak?

yukarıdaki yazının yanı sıra,   HADİS İLMİ başlığına da bakabilirsiniz..

vesselam

17 Haziran 2007, 11:16:07
Cevap #7
Leandros
Mesajlar: 445

Hadisi rivayet edenlere dayanarak dogrulugunu kabul ederiz diyebilirsiniz belki, fakat rivayet ettigi soylenenlerin, rivayet ettigini nasil bilecegiz?



"Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?  Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!   Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,  Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!  Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.  Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!  Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...  İrticâin şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?"

17 Haziran 2007, 11:20:10
Cevap #8
nur_ay
Mesajlar: 2973
Bugün Allah için ne yaptınız?

Hadisi rivayet edenlere dayanarak dogrulugunu kabul ederiz diyebilirsiniz belki, fakat rivayet ettigi soylenenlerin, rivayet ettigini nasil bilecegiz?



bu sorunuzun da cevabı var yukarıdaki yazıda ve HADİS İLMİ adlı başlıkta İnşaAllah.

17 Haziran 2007, 11:26:49
Cevap #9
Leandros
Mesajlar: 445
Okudum yaziyi ve anlatilmak isteneni de anladim.. Buna ragmen benim kafamdaki soruyla alakali bir yanit yok..
Yukarida anlatilan metodun bir ileriki adimindan bahsediyorum ben.. Ortada bir soz var ve hadis bilimciler bu sozu inceliyorlar.. Kim demis ne zaman demis nasil demis vs..

Ben diyorum ki o sozu, soyledigi iddia edilen ravinin soyledigini nasil bilecegim?
Misal: bu gun bende bir soz yazip falancadan rivayet edilmis dersem ve aradan 200-300 yil gectikten sonra okuyanlar bu sozu benim atfettigim ravinin soyledigine inanacaklar..

Cunku rivayet edenlere "siz bu sozleri soylediniz mi?" diye sorma imkanimiz yok degil mi?

Bir ayeti ele alirsak: Hic kimse bi ayet uyduramamaktadir. Bu halde hic bir ayetten hic bir kimse supheye dusmez. Fakat, bir hadis uydurulabiliyor ise butun hadislerin gercekligi tartisilabilir demektir.

"Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?  Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!   Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,  Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!  Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.  Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!  Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...  İrticâin şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?"

18 Haziran 2007, 12:12:41
Cevap #10
Leandros
Mesajlar: 445
Hadis metninde zaafiyet olusturacak kusuru kim tesbit edecek? Herhangi bir insan yani konu uzerinde ihtisasi olan birisi. Ve bazen ayni konu uzmanlarida bir konu uzerinde gorus ayriliklarina dusebiliyor.

O halde tekrar tekrar soylemek istedigim seyi tekrar soyleyecegim. Net bir kesinlikten soz etmek mumkun degil.

Bu halde, ben ne hadisleri inkar ederim nede onlara kosulsuz inanirim. Hadislere ve sunnete iman olmaz.
"Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?  Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!   Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,  Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!  Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.  Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!  Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...  İrticâin şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?"

18 Haziran 2007, 01:14:09
Cevap #11
nur_ay
Mesajlar: 2973
Bugün Allah için ne yaptınız?
Biz müslümanlar, peygamberimizin hadislerini öyle topyekün inkar etme hakkına sahip değiliz. Bu, peygamberi inkar etmektir. Yaşayan her insanın söylediği sözleri, yaptığı fiilleri vardır. İşte peygamberimizin söz ve fiilerine de kısaca hadis diyoruz.
Muhaddislere itimadınız yoksa, siz onlardan daha iyi bir muhaddis olmak zorundasınız.. Çünkü, ilimde birşeyi peşinen kabul etmek veya reddetmek yoktur.. İlim sahibinin bunlar şüpheli deyip hepsini inkar etmesi yerine, içinden doğru ve yanlışları ispatlayarak ayırt etmesi gerekir..
Vermiş olduğum yazıların siizin tereddütlerinizi gidermediğini gördüm.. Fakat ben muhaddis değilim, ama sağlam kaynakları kabul ediyorum..Sizin bu husustaki tereddütlerinizi giderebilmeniz için de bu ilme ömrünüzü vererk muhaddis olmanız gerekir.. Hem bu vesileyle ortada bir yanlış varsa yanlışları delille tespit etmiş ve aynı zamanda peygamberimize hizmet etmiş olursunuz...

vesselam

18 Haziran 2007, 01:49:08
Cevap #12
Leandros
Mesajlar: 445
Onerinize tesekkur ederim. Bu sekilde de kesinlik iceren bir sonuca varilamayacagi aciktir.
Nitekim hic bir raviye "bu rivayet size mi ait?" diye sorabilme olanagi yok. Bu olanak hic bir sekilde olamayacagina gore bir degil bin omur de adansa netice degismeyecek.

Bu bir sorun mu? Hayir degil... Muhursuz kalplerde Kuran mevcuttur. Yanlisa dustugunde, yanlis yaptiginda kalbindeki huzursuzlugun sesini duyarsin. Peygamberimizin sozleri ve davranislari, kalplerimize rahatsizlik degil daha bir genislik ve rahatlik veren sozlerdir.

"Komsusu ac iken tok yatan bizden degildir" Sozunun hadis olup olmadiginda kim suphe eder ki? Cunku Kuran'in ruhu bu ve Peygamberimizin sozleride ancak Kuran'in ruhuna dairdir.

"Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?  Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!   Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,  Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!  Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.  Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!  Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...  İrticâin şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?"

18 Haziran 2007, 11:57:50
Cevap #13
nur_ay
Mesajlar: 2973
Bugün Allah için ne yaptınız?

Bir ayeti ele alirsak: Hic kimse bi ayet uyduramamaktadir. Bu halde hic bir ayetten hic bir kimse supheye dusmez. Fakat, bir hadis uydurulabiliyor ise butun hadislerin gercekligi tartisilabilir demektir.



O halde tekrar tekrar soylemek istedigim seyi tekrar soyleyecegim. Net bir kesinlikten soz etmek mumkun degil.

Bu halde, ben ne hadisleri inkar ederim nede onlara kosulsuz inanirim. Hadislere ve sunnete iman olmaz.


"Komsusu ac iken tok yatan bizden degildir" Sozunun hadis olup olmadiginda kim suphe eder ki? Cunku Kuran'in ruhu bu ve Peygamberimizin sozleride ancak Kuran'in ruhuna dairdir.



kendi kendinizle çelişkide olduğunuzun farkında mısınız acaba?

18 Haziran 2007, 04:20:26
Cevap #14
Leandros
Mesajlar: 445
Bana gore; yukarida da dedigim gibi herhangi bir hadis yada sunnetin kurana dayanip dayanmadigina, dinimizin ruhu ile bagdasip bagdasmadigina bakmak belki bir cikis yoludur.

Hayir bir celiski degil. Bilakis ustteki ifadelerimi destekleyici bir izahat.

Butun hadislerin gercekligi tartisilabilir. Cunkusunu yukarilarda ifade ettim.
Hadis ve sunnete iman olmaz. Cunku: İman etmek, sorgusuz sualsiz kabul etmektir.

Kacirdiginiz nokta, butun hadisler tartisilabilir derken, sizin yukarida hadis ilmi ile ilgili aktardiginiz aciklamalar neticesinde, hadislerin bilimsel olarak kesinliginden soz edilemeyecegini anlatmak istedim.

Ornek verdigim hadisin gercekliginden suphe etmemek mevzusu ise, bilimsel anlamda degil, Kuranin ruhu ile tam bagdasmasi ve kalbi duygularla kabul edilebilirligidir.
"Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?  Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!   Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,  Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!  Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.  Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!  Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...  İrticâin şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?"

19 Haziran 2007, 03:51:34
Cevap #15
Leandros
Mesajlar: 445
İNHİSARCI YAKLAŞIMIN SÜNNETİN ANLAŞILMASINDA ORTAYA ÇIKARDIûI PROBLEMLER   
Doç. Dr. Salih Karacabey

Hem dinin temel kaynağı olması, hem de inanan insanın günlük hayatındaki işlevi açısından, anlama faaliyetinin en çok yoğunlaştığı alanlardan biri de sünnettir. Hadis ilimleri çerçevesinde sünnetin anlaşılmasına yönelik çalışmalar gözden geçirildiğinde dil ve muhteva açısından izaha yönelik faaliyetlerin öne çıktığı görülmektedir. Hadis ve sünnetin anlaşılmasını konu alan çalışmaların önemli bir kısmı; garîbü’l-hadis, nâsihu’l-hadîs ve mensû»huhu, muhtelifü’l-hadîs, müşkilü’l-hadis, muhkemü’l-hadîs, esbâbu vürû»di’l-hadis, fıkhu’l-hadîs adlarıyla hadis ilimleri çerçevesinde ele alınmaktadır. Hadis ve sünneti anlama faaliyeti içerisinde her biri bir parçayı tamamlayan bu ilimler, bütün hâline getirildiğinde anlama faaliyetine katkıda bulunmaktadırlar. Her birinin yeterliliği ve problemleri ayrı ayrı ele alınabilecek nitelikte ve derinliktedir. Hadislerin doğru anlaşılması ve Hz.Peygamber’in kastettiği manaya uygun yorumlanabilmesine yardımcı olan bu ilimler bir çatı altında birleştirilerek, “Hadislerin lafızlarından anlaşılan manayı ve kastedilen anlamı Arap dili kurallarına, şeriatın ilkelerine ve Hz. Peygamber’in davranışlarına uygun olarak anlamayı araştıran bir ilim” diye tarif edilen dirâyetü’l-hadis ilmi kapsamında ele alınabilmektedir.

Hadis ilimleri dışında, müracaat kaynakları yine Kur’ân ve sünnet olan fıkıh usû»lü, fıkıh, tasavvuf ve kelâm gibi temel İslâm bilimleri de, hadislerin anlaşılması ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgilenmektedirler. Çünkü hiçbiri hadis ve sünneti göz ardı ederek kendi alanı ile ilgili dinî bir kanaat oluşturma imkânına sahip değildir. Ancak sünnete kendi metodolojileri ile ve ilgi alanları çerçevesinde baktıkları için varılan sonucun hadis ve sünnetin muhtevasının ne kadarını, hangi boyutlarda yansıttığını irdelemek gerekecektir. Meselâ bir metni veya lafzı, usû»l-i fıkhın hüküm çıkarma, kelâmın ise itikad açısından problem teşkil edip etmemesi açısından incelemesi, bazen hadisin kastettiği mana karşısında yetersiz kalabilir. Bu da nassın alanının daraltılmasına veya çözümsüzlük durumunda sünnetin reddedilmesine sebep olabilmektedir. İki olumsuzdan birini tercih etmek yerine sünnetin ihtiva ettiği manaya, dinin gönderiliş hikmetini dikkate alarak yeniden bakmakta zaruret hâsıl olmaktadır.

Hadisleri görünen lafzı çerçevesinde anlayıp bu lafza muhatap olan insanın bütün yönlerini tahlil etmeden yapılan inhisarcı değerlendirme meselâ, büyük çoğunluğun malumu olan “İman altmış veya yetmiş küsur şubedir. En üst mertebesi ‘lâ ilâhe illallah’ sözü, en alt sınırı da insanlara eziyet veren şeyleri yoldan kaldırmaktır.” hadisinde ortaya çıkmaktadır. Metinde yer alan “veya” ifadesinin şüphe içerdiği dolayısıyla “iman gibi bir değerin şüphe üzerine kurulamayacağı” gerekçesiyle hadis reddedilebilmektedir. Hâlbuki hadis, irâdî fiillerde yönlendirici ve etkileyici faktörün iman olması gerektiğine işaret eder tarzda algılanıp içerdiği rakamın kesretten kinaye olduğu söylenebilir. Ayrıca inanan insanın hayatındaki en değerli şeyin Allah’a iman olduğuna, kişinin içinde yaşadığı topluma katkı mahiyetinde elinden gelen en küçük bir şeyi bile yaparken mü’min kimliği ile yapması gerektiğine delâlet ettiği de düşünülebilir.

İslâm insanın sosyal hayatına yönelik düzenlemeler de yapar. Bunu yaparken insana rağmen değil, aksine onu dikkate alan bir yaklaşım söz konusu olmaktadır. Birbirlerini tanıyabilmeleri ve sosyal ilişkilerini sürdürebilmeleri için, insanları diğer canlı guruplarından farklı olarak aile, kabile, kavim şeklinde bir nizam içerisinde yaratan Allah, insanın tâbi olduğu kuralları da buna uygun belirlemiştir. Şüphesiz bunun ırkçı bir anlayışa yol açmaması için her türlü uyarı hem Allah hem de Hz. Peygamber tarafından yapılmıştır. Öte yandan dinin tebliği gibi çok önemli bir konuda dahi asabiyet ilişkisi yararlanılması gereken bir bağ olarak ön plâna çıkarılmıştır. Sosyal hayatın düzenlenmesinde de yakından uzağa doğru dairesel bir genişleme önerilmiştir. Asabiyetin toplum düzenini ve yeryüzünün huzurunu bozmada kullanılmaması gerektiği her vesile ile hatırlatıldığı gibi, kabilesinden birinin sebep olduğu insan haklarını ihlâl edici bazı davranışlardan diğer akrabaların da kısmen sorumlu tutulması toplum düzenine katkı sağlamaya yöneliktir. İslâm’ın bu bakışını yönetim anlayışına yansıtmak da mümkündür. Dolayısıyla toplum yapısı ile ilgili hadislerin sadece lafızlarına bakarak hüküm ifade eder tarzda sonuçlar çıkarmak, Hz. Peygamber’in kastını yanlış anlama neticesini doğurabilir. Bu yaklaşımın bir örneğini “İmamlar Kureyştendir.” hadisinde görmek mümkündür. “Hilâfet Kureyştedir”, “Bu iş Kureyştedir.” lafızlarıyla da nakledilen bu hadis fıkıh imamları ve Ehl-i sünnet kelâm âlimleri tarafından Hz. Peygamber’in bir emri dolayısıyla da uyulması gereken bir kural olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu anlayış, bu hadisin tenkit edilmesine zemin hazırlamıştır. Bu tenkidin gerekçesi, hadisin vakıaya uygun olmaması, İslâm’ın reddettiği kavmiyetçilik anlayışını yeniden gündeme getirmesi ve Hz. Peygamber’in öncelikleri arasında bulunan ehliyet ve liyakat prensiplerine aykırı olmasıdır. Hâlbuki hadisin o günkü sosyal yapının bir beyanı olarak değerlendirilmesi mümkündür. Nitekim bu hadis, “İnsanlar madenler gibidir, câhiliye döneminde seçkin olanlar İslâm’da da seçkindirler.” ve “İnsanlar bu konuda Kureyş’e tâbidirler. Müslümanları Müslüman olanlarına, kâfirleri kâfir olanlarına tâbidirler.” hadisleri ile birlikte düşünüldüğünde yukarıdaki hadisin emir değil sosyal bir gerçeğin anlatımı olduğu söylenebilir. Hadis tenkit edilirken ileri sürülen İslâm’ın ırka dayalı bir düzen kurmak anlayışında olmadığı, Hz. Peygamber’in atamalarda ehliyet ve liyakati esas aldığı yönündeki düşüncelere kimsenin itirazı yoktur. Ama tayin edilen bir görevi başarı ile ifa etmekle bir toplumun siyasî birliğini sağlamak aynı kategoride değerlendirilemez. Nitekim İbn Haldû»n gibi bazı âlimler de bu hadisi siyasî birliğin sağlanması açısından önemli bulmaktadırlar.

Hadisi yanlış anladıkları için sıhhat yönüyle tenkit edenler kadar, emir telâkki edip aile hukuku ile ilgili bazı hükümlere mesned kabul edenler de hadislere belli kalıplarla bakmak suretiyle hataya düşmenin bir başka örneğini sergilemektedir. Nitekim hadisi böyle anlayanlar Kureyş kabilesine mensup kızların başkaları ile evlenemeyecekleri yargısına varmışlardır. Bu hadisin “Hilâfet Kureyş’te, hüküm Ensar’da, davet Habeşlilerdedir.” şeklindeki tam metni dikkate alındığında maksadın emir değil sosyal bir gerçeğe işaret olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki; hadislerin, çeşitli ilim dallarının metodolojileri çerçevesinde, insanın psikolojisini ve içinde yaşadığı sosyal yapıyı dikkate almadan anlaşılmaya çalışılması, sadece belli yönleri öne çıkaracağından, çeşitli problemler doğurmaktadır. Hz. Peygamber’in nübüvvet görevi ve üstlendiği sosyal sorumluluklar dikkate alınmadan yapılan değerlendirmelerde, en azından, maksada uygun olmayan sonuçlara ulaşma riski bulunmaktadır.

 

"Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?  Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!   Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,  Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!  Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.  Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!  Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...  İrticâin şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?"

19 Haziran 2007, 04:01:44
Cevap #16
Leandros
Mesajlar: 445
HZ. PEYGAMBER'İN İCTİHADI MESELESİ   

Dr. Adem Yerinde

HZ. PEYGAMBER'İN İCTİHAD ALANI
Hz. Peygamber'in teknik, idarî, siyâsî ve ekonomik sahalarda sırf dünyevî alana dair sayılabilecek hususlarda bazan ictihadî kararlar alabileceği hakkında ulemâ arasında görüş birliği bulunmaktadır. Bu konudaki ihtilaf ise daha ziyâde itikâd ve ibadetler gibi dinî alana giren konularda böyle bir yetkisinin bulunup bulunmadığı hususundadır. Çoğunluğa göre alan ayırımı bulunmaksızın Allah Rasû»lü, hakkında vahiy gelmeyen her konuda ictihad yetkisine sahiptir.

Mevcut ictihad örneklerini temel özellikleri bakımından şu başlıklar altında değerlendirmek mümkündür:

İbadetlerle ilgili olanlar,
Kazâî (yargı) meselelerle ilgili olanlar,
Harb işlerine dair olanlar,
Dünyevî işlerle ilgili olanlar.
İbadetler
Hz. Peygamber'in zaman zaman sırf taabbudî konularda da ictihadda bulunduğu olmuştur. Bu konudaki en önemli örneklerden biri "ezan" meselesidir. Söz konusu olayda Rasû»lullah namaz saatlerindeki belirsizlik nedeniyle erken gelinmesi durumunda dünyevî menfaat, geç gelinmesi durumunda ise dinî menfaat kaybolacağından namaz vakitlerini göstermesi bakımından dinin en önemli şiarlarından olan "ezan" konusunda ictihad etmiştir.

Kazâî (Yargısal) Alan
Kazâ/yargı konularında isbat ve red delillerine bakarak kendi kişisel ictihadına göre hüküm verdiğini bizzat Allah Rasû»lü'nün kendisi ifade etmiştir. Bu konuda özellikle beşeriyet sıfatına dikkat çekerek: "Ben ancak bir beşerim. Bana iki davalı geldiğinde onlardan biri diğerinden daha iyi davasını savunabilir ve ben de buna bakarak onun haklı olduğunu zanneder ve buna göre hüküm verebilirim. Şu halde kime kardeşinin hakkından bir şey vermişsem, sakın onu almasın. Zira ona verdiğim ateş parçasından başka bir şey değildir." (Buhârî, "Mezâlim", 16, "Ahkâm", 29, 31; Müslim, "Akdiye", 5, 6) buyurmuştur. Hadis, özellikle davaların çözümünde Allah Rasulü’nün beşeriyet sıfatını ön plâna çıkararak bu gibi hususlarda onun da diğer insanlardan farksız olduğunu dile getirmektedir. Zira Allah dilemedikçe gayb bilgisine ulaşamayan Peygamber de herkes gibi zahirî delil ve karinelere göre hüküm vermekteydi.

Harb İşleri
Allah Rasû»lü'nün özellikle harb işleri ve savaş stratejisi hakkında ashabı ile istişare edip mevcut şartlara göre ictihadda bulunduğunu gösteren literatürde pek çok örnek mevcuttur. Sa'd b. Muâz'ın teklifiyle Bedir'de savaşı bir noktadan yönetmesi ve gelişmelere göre hareket etmesi için Allah Rasû»lü'nün, kendisine has bir çardak kurulmasını kabul etmesi bu tür ictihadlarına örnektir.

Sırf Dünyevî İşler
Allah Rasû»lü'nün zaman zaman kendi kişisel tecrübe ve birikimine dayanarak dünyevî işlere dair ictihadî görüşler beyan ettiği, hatta bazen yanıldığı tarihen sabittir. Bu konuda verilebilecek en açık örnek hurma aşılaması olayıdır. Rivayete göre Rasû»lullah Medine'ye geldiğinde halkın daha iyi ürün alabilmek için erkek çiçek tozlarını dişileri ile birleştirerek hurma ağaçlarını aşıladıklarını görür ve bu işlemin pek fayda vermeyeceği yolunda bir kanaat belirtir. Bunun üzerine Medineliler bu işten vazgeçerler. Fakat o yıl hurma mahsulünde azalma olur. O zaman Peygamber  dünya işlerinde kendisinin de onlar gibi zann-ı galibine göre hareket ettiğini; fakat din işlerinde bir hüküm bildirdiğinde ona sıkı sıkıya sarılmaları gerektiğini söyleyerek neticede "Siz dünya işlerinizi, ben ise din işlerinizi daha iyi bilirim" buyurur. (Müslim "Fezail", 139–141).

Rasû»lullah her şeyden önce ilahî vahyin direktifleri doğrultusunda hareket eden bir peygamber idi. Bununla birlikte sık sık O’nun beşerî özelliklerine vurgu yapan âyetlerin yanında bazı konularda hata edebileceğini gösteren âyetler, özellikle vahiy gelmeyen konularda ictihâdî kararlar alması ve bu kararlarının bazısında yanılmış, en azından evla olanı terk etmiş bulunması, O’nun her söz ve fiilinin vahiy eseri olmadığını ortaya koymuştur. Usû»l-ü Fıkh'a dair eserlerin ictihad bölümlerinde usülcüler tarafından Rasû»lullah'ın ictihadı meselesi açıkça tartışılmış ve çoğunluk tarafından güçlü delillerle onun da diğer insanlar gibi öncelikli olarak ictihad yetkisine sahip olduğu ve bu yetkisini beşerî kapasitesi dairesinde zaman zaman kullandığı ifade edilmiştir.

Vahyin kontrolünde bir peygamber olarak Allah Rasû»lü, ictihadî hükümlerinde genellikle isabet etmekle birlikte özellikle dinin tebliği alanına girmeyen hususlarda zaman zaman yanıldığı, en azından evlâ olanı terk ettiği de olmuştur. Hatta böyle durumlarda birçok defa vahiy tarafından uyarılmış ve hatalı ictihad ve uygulamaları tashih edilmiştir. Zira yüce Allah özellikle dini tebliğ alanına giren bir konuda hiçbir zaman peygamberini hatası üzere bırakmamıştır.

Allah Rasû»lü'nün dünyevî her türlü alanla ilgili hatalı tasarruflarının tamamının vahiy tarafından tashih gördüğünü ya da böyle bir zorunluluğun bulunduğunu söylemek de doğru değildir. Özellikle tıp, ziraat, teknoloji gibi tecrübe ve birikime dayalı sırf dünyevî alanlarla ilgili hatalı bir ictihadının hiç tashih görmemiş olması da mümkündür. Bu onun peygamberliğine de bir halel getirmez.

 

"Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?  Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!   Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,  Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!  Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.  Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!  Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...  İrticâin şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?"

19 Haziran 2007, 05:10:37
Cevap #17
Leandros
Mesajlar: 445
"Meselâ ashâb-ı kirâmdan İmrân İbni Husayn radıyAllahu anh, Hz. Peygamber’in sünnetinden bahsetmekteyken adamın biri:

— Ey Ebû» Nüceyd! Bize Kur’ân’dan bahset! demiştir. Bunun üzerine İmrân:
— Sen ve senin gibiler Kur’ân’ı okuyorsunuz (değil mi?). Bana, namazdan, namazın içindeki davranışlardan bahsedebilir misin? Bana altının, sığırın, devenin ve diğer malların zekâtından bahsedebilir misin? Fakat sen yokken ben peygamberle beraberdim, diye çıkışmıştı.
Daha sonra İmrân, adama Hz. Peygamber’in zekât konusundaki açıklamalarını anlattı. Adam bunun üzerine:
— Beni ihyâ ettin, Allah da seni ihyâ etsin! dedi.
Olayı bize nakleden Hasan-ı Basrî demiştir ki “Bu adam daha sonra müslümanların fakihlerinden oldu” (Hâkim, el-Müstedrek, I, 109-110)."
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
""El Kifaye'de" kaydedilen vechinde İmran İbn-i Hüseyn (RA) muterize şunları söylemiştir: "- Sen ve arkadaşların sünneti hafife alıp sadece Kur'an'a dayandığınız takdirde öğle namazının dört rek'at olduğunu, Kabe-i Şerifi tavafın yedi defa yapılacağını veya Safa ile Merve arasında sa'y edileceğini ayetlerde bulabilecek misiniz?" "


Sizce hangisi dogru? Bakin ikiside ayni konudan bahsediyor ama farkli sozler soyluyor....
Ve bu iki farkli deyisi de bu forumda nur_ay arkadasimiz aktardi cesitli basliklarda..

Sunnet korunuyorsa Allah'in korumasi boyle mi oluyor???!!! (hasa)

"—Sağ elinle ye!” buyurdu. Büsr:
— Yapamıyorum, dedi. (Müslim’in rivayetinde onun, bu sözü kibirlenerek söylediğine işaret edilmektedir). Hz. Peygamber:
—Yapamaz ol!” buyurdu.
Râvî Seleme İbni Ekvâ diyor ki, “Bundan sonra adamın sağ eli ağzına ulaşamaz oldu” (bk. 161, 614, 742 numaralı hadisler)."

Yahu bu nasil istir.. bu ve benzeri cok sey bende duydum.. Allahim!! Peygamberimiz en azili dusmanlarina bile beddua etmedi.. Onu taslayanlari bile affetti.. Bu nasil bir celiskidir...
Ya galiba en iyisi susmak...! Sizin dininiz size benim dinim bana....


"Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?  Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!   Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,  Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!  Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.  Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!  Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...  İrticâin şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?"

19 Haziran 2007, 05:20:03
Cevap #18
nur_ay
Mesajlar: 2973
Bugün Allah için ne yaptınız?
"Meselâ ashâb-ı kirâmdan İmrân İbni Husayn radıyAllahu anh, Hz. Peygamber’in sünnetinden bahsetmekteyken adamın biri:

— Ey Ebû» Nüceyd! Bize Kur’ân’dan bahset! demiştir. Bunun üzerine İmrân:
— Sen ve senin gibiler Kur’ân’ı okuyorsunuz (değil mi?). Bana, namazdan, namazın içindeki davranışlardan bahsedebilir misin? Bana altının, sığırın, devenin ve diğer malların zekâtından bahsedebilir misin? Fakat sen yokken ben peygamberle beraberdim, diye çıkışmıştı.
Daha sonra İmrân, adama Hz. Peygamber’in zekât konusundaki açıklamalarını anlattı. Adam bunun üzerine:
— Beni ihyâ ettin, Allah da seni ihyâ etsin! dedi.
Olayı bize nakleden Hasan-ı Basrî demiştir ki “Bu adam daha sonra müslümanların fakihlerinden oldu” (Hâkim, el-Müstedrek, I, 109-110)."
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
""El Kifaye'de" kaydedilen vechinde İmran İbn-i Hüseyn (RA) muterize şunları söylemiştir: "- Sen ve arkadaşların sünneti hafife alıp sadece Kur'an'a dayandığınız takdirde öğle namazının dört rek'at olduğunu, Kabe-i Şerifi tavafın yedi defa yapılacağını veya Safa ile Merve arasında sa'y edileceğini ayetlerde bulabilecek misiniz?" "



burda hiçbir çelişki yok.. çelişki onu anlayamayan zihinlerdedir..

ve tek doğru sözünüzde susmanızın daha iyi olacağı konusunda söylediğiniz cümleniz..
evet en iyisi susunuz.. daha fazla çelişmemek ve başkalarını yanlış yönlendirmemek adına.. susunuz..

vesselam


19 Haziran 2007, 05:41:29
Cevap #19
Leandros
Mesajlar: 445
"Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?  Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!   Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,  Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!  Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.  Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!  Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...  İrticâin şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?"

20 Haziran 2007, 02:06:19
Cevap #20
nur_ay
Mesajlar: 2973
Bugün Allah için ne yaptınız?
SÜNNET İNKARCILARINA CEVAP
 
Mustafa Özşimşekler / BEYAN

Resû»lullah'a itaatin, Allah'a itaatle birlikte yan yana zikredilmesindeki incelik; Allah Resû»lü'nün değerini ortaya koymak, 'Kur'an'da bulunmayan dinî emirleri yapmak gerekmez' zannını yıkmak ve Peygamber Efendimizin, Kur'an'dan ayrı ve müstakil olarak Hadislerinde ortaya koyduğu emirlerine itaat etmektir."

Sünnet; İslâm'ı anlamak, kavramak ve yaşamak hususunda en doğru ölçü ve yorumdur. Allah'tan gelen vahyi almak için peygamberlerin aracılığına insanların nasıl ihtiyacı varsa, Kur'an'ı anlamak için de Peygamber'in yorumuna yani sünnete öylece ihtiyaç vardır.

Bütün peygamberler, Allah'tan gelen ilâhî vahyi insanlara harfiyen tebliğ eder, açıklanması gereken yerleri açıklar ve kendi hayatlarında yaşayarak uygulamasını gösterirler. Nitekim Hz. Aişe anamıza Peygamber Efendimizin ahlâkından sorulduğunda Hz. Aişe anamız cevaben "Onun ahlâkı Kur'an'dı." buyurmuştur. Kur'an'ın hangi emri nasıl yerine getirilecek, hangi nehiyden nasıl içtinap edilecekse, Efendimiz bunu bizzat yaşayarak göstermiştir. Hiç şüphesiz o, Kur'an'ı en iyi anlayan ve en mükemmel şekilde hayata geçirip tatbikat sahasına koyandır. Yani Efendimiz, Kur'an'ın canlı bir tefsiri ve yaşayan bir İslâm'dır.

Öyleyse Resû»lullah'ın Sünnetiyle amel etmek demek; Allah'ın Kur'an âyetlerindeki isteğini hakkıyla yerine getirmek demektir. Dolayısıyla Sünnet ve Hadis'i kabul etmeyip, "Kur'an bize yeter" demek, filhakika Kur'an'ın daha iyi anlaşılmasını istememektir. Hatta bundan da öte, ilâhî vahyin anlaşılmasına mani olmaya çalışmaktır; neuzübillah…

Beyhakî şöyle bir rivayet nakleder: Bir şahıs Mutarrif b. Abdullah'ın yanında ona hitaben:
–"Bize Hadis anlatıp durmayın, Kur'an'dan başka bir şeyden bahsetmeyin," deyince ona şöyle dedi:
–"VAllahi biz Hadisleri Kur'an'ın yerine anlatmıyoruz. Bilakis Hadisleri anlatmaktaki gayemiz, Kur'an'ı en iyi bilenin, bildiklerini anlatmaktır." (1)
Mevlâ Teâlâ, Peygamber Efendimize itaat etmenin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu beyan etmek için, Kur'an–ı Kerîm'in birçok âyetinde kendi ism–i şerifiyle Resû»lü'nü yan yana zikredip, "Allah'a ve Resû»lü'ne itaat edin!" diye emir buyurmaktadır.

"Rû»hu'l–Me'ânî" tefsirinin müellifi Alû»sî Rahimehullah bu âyet–i kerîmeyi tefsir ederken şöyle buyurmuştur:
"Resû»lullah'a itaatin, Allah'a itaatle birlikte yan yana zikredilmesindeki incelik; Allah Resû»lü'nün değerini ortaya koymak, 'Kur'an'da bulunmayan dinî emirleri yapmak gerekmez' zannını yıkmak ve Peygamber Efendimizin, Kur'an'dan ayrı ve müstakil olarak Hadislerinde ortaya koyduğu emirlerine itaat etmektir." (2)
Onun gibi daha birçok âlim, Peygamberimize itaat konusundaki âyetleri böyle anlamışlardır. Kur'an–ı Kerîm'de kısaca temas edilen konularda Peygamber Efendimizin açıklamalarına bakılması, Kur'an'da temas edilmeyen konularda da Peygamber Efendimizin Hadislerine uyulması gerektiğini söylemişlerdir.
Nitekim yırtıcı hayvanların etinin helâl olmadığı, denizin suyunun temiz ölüsünün helâl olduğu, ehlî eşek etini yemenin haram olduğu gibi birtakım hükümler, Sünnet tarafından ortaya konmaktadır.

Allah hiç şüphesiz resüle itaatı emreder
Hadis inkârcıları, "Allah'a ve Resû»lü'ne itaat edin" âyetinin yukarıda geçen şekildeki izahına itiraz etmektedirler. Onların "Peygambere itaat edin" emri hakkındaki iddiaları; "Peygamberle gönderilen âyetlere itaat edin, yoksa onun şahsî açıklamalarına ve yorumlarına bakmayın." şeklindedir. Eğer durum gerçekten onların dediği gibi olsaydı, Mevlâ bunu açıkça ifade ederek: "Resû»lümün getirdiği âyetleri alın, onun şahsî açıklamalarını bırakın" buyurabilirdi. Ama öyle değil de, mutlak bir ifadeyle emrederek: "Resû»lullah'a itaat edin!" buyurmuştur.

Diğer taraftan Resû»l'e itaat etmenin anlamı; Hadis inkârcılarının iddia ettiği gibi "Allah'ın gönderdiği âyetlere itaat edin" demek olsaydı, o zaman bu âyetin başındaki "Allah'a itaat edin" emri ne olacaktı? O takdirde sanki gereksiz bir tekrar yapılmış zannı hasıl olurdu ki, bir mü'minin, Allah'ın kelâmı hakkında böyle bir şeyi düşünmesi asla caiz değildir.

Dolayısıyla "Ben müslümanım" diyen herkes, hangi devirde yaşarsa yaşasın "Resû»lullah'a itaat edin" âyetinin gereğini yerine getirebilecek ve Allah'ın bizlere "üsve–i hasene" olarak takdim ettiği Peygamber Efendimizi örnek alabilecektir. Şayet Hadis ve Sünnet devre dışı bırakılırsa, onun vefatından sonra gelen ümmetleri Resû»lullah'ı nasıl örnek alacaktır?

Efendimizin vefatından kısa bir süre sonra tâbiû»n döneminde bir zümrenin, Kur'an–ı Kerîm'e ehemmiyet verme perdesi altında, Sünnet'e karşı tavır geliştirdiği bazı kaynaklarda zikredilmektedir. Dolayısıyla tâbiû»n döneminden itibaren Sünnet'i savunanların, Sünnet inkârcılarıyla mücadelesi başlamıştır. Bu meyanda şu rivayet çok mühimdir.
Sahâbenin büyüklerinden İmrân b. Husayn RadıyAllahu Anh, arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. O sırada orada bulunan bir adam:
–"Yâ Ebû» Nüceyd! Siz bize birtakım Hadisler rivayet ediyorsunuz. Halbuki biz onları Kur'an'da bulamıyoruz. Bize Kur'an'dan konuşun," dedi. İmrân b. Husayn bu adama şiddetle kızarak şöyle dedi:
–"Sen Kur'an'ı okudun mu?!"
Adam
–"Evet," deyince İmrân b. Husayn
–"Öyleyse Kur'an'da yatsı namazının dört rekât, akşamın üç rekât, ikindinin dört rekât, öğlenin dört rekât olduğunu buldun mu?" diye sordu. Adam
–"Hayır," dedi. İmrân b. Husayn
–"Peki, bu namazların rekât adetlerinin böyle olduğunu kimden öğrendiniz. Bizden öğrenmediniz mi? İşte Biz de bunu Resû»lullah'tan öğrendik. Peki, Kur'an'da kırk koyundan bir koyun, şu kadar devede şu kadar, şu kadar paraya şu kadar dirhem zekât düştüğüne rastladın mı? "
–"Hayır."
–"Öyleyse bunları kimden öğrendiniz? Bizden öğrenmediniz mi? Biz de Resû»lullah'tan öğrendik. Yine Kur'an'da "O eski evi (Kabeyi) tavaf etsinler." (Hac, 29) buyrulmaktadır. Peki, bunun yedi defa olduğunu nereden öğrendiniz? İşte ben tüm bunları Resû»lullah'tan dinledim. Fakat sen o zaman yoktun. Dolayısıyla Kur'an'a bakarak bunları bilemezsin. Siz, "Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının" (Haşr, 7) âyetini işittiniz değil mi? Biz bütün bunları Resû»lullah'tan aldık. "
Sonra İmrân b. Husayn ellerini kenetleyerek:
–"Ey insanlar! Rivayet ettiğimiz Hadisleri alınız ve uyunuz. Uymazsanız vAllahi sapıtırsınız," dedi. (3)

Kur’an ana yasa, sünnet kanunları
İmrân b. Husayn RadıyAllahu Anh'ın başından geçen bu hâdise, çok net bir şekilde ortaya koymaktadır ki, Kur'an–ı Kerîm tafsilat kitabı değildir. Sünnet, Kur'an'ı açıklar ve mücmel olarak geçen hususları tafsil eder. Kur'an'da emirler ve nehiyler teorik olarak mevcuttur; ama pratikte, uygulamada nasıl olacağı, Resû»lullah'tan öğrenilecektir. Tabir caizse, Kur'an sadece ana caddeleri göstermiş, ara yollar Sünnetle belirlenmiştir.

Meselâ: Allahu Teâlâ Kur'an'da "Namaz kılınız." diye emir buyurdu. Hadis kabul etmeyen bir kimse bu emri nasıl yerine getirecek, namazını nasıl kılacaktır? Hani namaz hocası kitaplarında namaz tarifi yapılırken "Şekil–A'da görüldüğü gibi" şeklinde resmedilmiş bölümler vardır. Yoksa Kur'an'da da öyle bir bölüm var da, oradan mı öğrenecekler? Aradıkları "Şekil–A" tabir yerindeyse Resû»lullah'ın Sünnetidir. O, namazı nasıl ve hangi şekilde kıldıysa, nasıl tâlim ettiyse öyle kılacaksın. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm da namazı, Cebrail Aleyhisselâm'dan aldığı üzere kıldı ve ashabına: "Beni kılarken gördüğünüz gibi namazınızı kılınız" buyurdu. Dolayısıyla namaz kılarken tekbir nasıl alınacak, rükû»ya, secdeye nasıl gidilecek, namazın neresinde hangi dualar okunacak, namazdan nasıl çıkılacak… Tüm bunları Resû»lullah'tan öğendik ve öyle yapıyoruz; elhamdülillah.

Kur'an'da namaz, "salât" diye geçer. "Salât" ise lügatta "dua" demektir. Şayet bunun tatbikatını Resû»lullah'tan almazsak, orada Mevlâ'nın ne buyurmak istediğini anlamak mümkün olmaz. O zaman "salât" kelimesinin lügat mânasını alarak: "Ben zaten dua ediyorum" der, sonra da yan gelip yatar ve namaz kılmayız. Böyle şey olmaz.

Yine Kur'an–ı Kerîm'de Kevser sû»resinde "venhar" yani "kurban kes" buyruluyor. Peki, hangi hayvanlardan kurban olur, hangisinden olmaz? Hangi hayvan kaç kişi tarafından kurban edilebilir? Bunları Kur'an'da bulabilir misin? Bulamazsın; çünkü Kur'an tafsilat kitabı değildir. Bunun izahı için Resû»lullah'ın açıklamalarına bakacaksın. Zira detaylı malû»mat, Sünnet ve Hadis'tedir. Şayet bu âyeti Resû»lullah'ın Sünnet'ine göre değil de, kafana göre tefsir ve tevil edecek olursan, o zaman "tavuk da kurban olur, deve kuşu da" diye fetva verirsin.

Tabiî bu gibi misaller çoğaltılabilir; fakat bizim buradan anlayacağımız şudur: Resû»lullah'ın Sünnet'ine müracaat etmeye mecburuz. Şayet Sünnet'i, Hadis'i bir kenara bırakacak olursak, ne namaz kalır, ne kurban, ne hac ve ne de zekât. Yani kısaca, o zaman ne din kalır, ne de diyanet…

Hadis inkârcılarının iddia ettiği gibi, eğer sadece Kur'an yetseydi, ayrıca bir de elçi göndermeye ne gerek vardı? Allahu Teâlâ Hira mağarasına Kur'an'ı indirir ve:
"Ey insanlar! İşte size Kur'an gönderdim; okuyun ve nasıl anlıyorsanız, öylece amel edin." buyururdu.
Öyle ya, madem Kur'an yetiyor, onu açıklayacak, öğretecek elçiye ne hacet. Herkes kitabı okur, âyetlerden ne anladıysa, nasıl yorumladıysa, öylece amel ederdi. Peki, bu durumda dünyadaki müslüman adedince din anlayışı meydana çıkmaz mıydı? Çünkü biri "Ben bu âyeti böyle anladım." der öyle amel eder; diğeri de "Ben de şöyle tevil ediyorum." deyip bir başka türlü amel ederdi. O takdirde bu durum, vahdet dini olan İslâm'ın hedeflediği temel espriye tamamen aykırı olurdu. Bir buçuk milyar müslüman, bir buçuk milyar din anlayışı çıkardı ki, elinsaf!.. Hiç öyle şey olur mu Allah aşkına? Mevlâ Teâlâ, şu koskoca cihanşümul bir din olan İslâm'ı, şeytan ve nefsin esiri olan bizlerin anlayışına bırakır mı?

Nitekim Allahu Teâlâ, peygamberlerin gönderiliş gayesini açıklarken: "Biz her peygamberi Allah'ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik." (Nisa, 64) buyurmuştur. İşte peygamberlerin gönderilme sebebi budur. Her resû»l, ümmetine ibadet tâlimi yaptırmış, gelen vahyin tatbikatını bizzat göstermiştir. Her ümmet de peygamberine itaatle yükümlüdür. Bir rivayete göre 224.000 peygamber gelmiştir; nâzil olan kitaplar ise 104 tanedir. Peki, "Peygamberin Sünnet'ine ne gerek var, bize Kur'an yeter" diyenlerin mantığına göre, kendisine kitap verilmeyen peygamberlerin ümmetleri ne yapacak? Bunlara kitap nâzil olmamış ki, "Bana kitap yeter." desin ve onu okuyup, onunla amel etsin.

Peygamberinin Sünnet'ini de kabul etmez ve ona uymazsa, geriye ne kalıyor dinsizlikten başka?
Fî Emânillah!

_______________________________
Dipnotlar:
1– İbn Abdilber, "Câmiu Beyâni'l–İlim, 563
2– Rû»hu'l–Me'ânî, c. 5, s. 65
3– Hâkim, Müstedrek, 1/109, 110, el–Fakih ve'l–Mütefakkih, Hatîb, 1/67
 
 


20 Haziran 2007, 02:37:38
Cevap #21
Nicopol
Angû¨ Dechu...
Mesajlar: 1355
Üşeniyorum, öyleyse yarın...
İnkar etmek ile sorgulamak arasında bayağı kalın bir çizgi olduğunu düşünüyorum. Sanırım ortada yanlış anlaşılan birşeyler var...
Gamzeleri gelir aklına...
Korkunçtur yalnızlığımız, anlarsın. Bir oynur oynarız, oyalanırız...

20 Haziran 2007, 03:00:07
Cevap #22
nur_ay
Mesajlar: 2973
Bugün Allah için ne yaptınız?
İnkar etmek ile sorgulamak arasında bayağı kalın bir çizgi olduğunu düşünüyorum. Sanırım ortada yanlış anlaşılan birşeyler var...

öncelikle şunu söyliyeyim.. bu başlıktaki konular kişiye özel değil.. sadece sünnet ve hadisin dindeki yeri hakkındaki bilgileri paylaşmak üzere açılmıştır...
elbette inkar etmekle sorgulamak arasında fark var.. lakin sorgularken de neyin nasıl sorgulandığının da önemi vardır..

vesselam

20 Haziran 2007, 07:54:08
Cevap #23
Leandros
Mesajlar: 445
Konu uzerinde bir cok yorum yapmaya calistim bildiklerim isiginda, fakat sozlerim, safi ben soyluyorum gibi goruldugunden pek anlasilmak istenmiyor.. Arkadaslar bir cok fikri hic bir suzgecten gecirmeden, oldugu gibi aktarmayi uygun gormusler... Dusunmek ve dusunce isiginda uretmek insanlarin en insani ozelligidir.. Yuce Allah bir cok ayette dusunmeye vurgu yapar...

Asagidaki yazi benim anlatmak isteyislerimi, karsi cikislarimi akademik bir dille anlatmaya calismis.. Dilerim ki; bazi ezberci ve sekilci arkadaslarimiz, yaptiklarini ve yapacaklarini dusunerek gerceklestirme noktasinda bir farkindalik yasarlar, bu fikirleri okuduktan sonra..

Herhangi bir satirin altiniz cizmek istemiyorum cunku her satiri ile okunup anlasilmasi gerektigini dusunuyorum.




* Mustafa İSLAMOûLU ile
 
     M. Emre Eser - 2002-01-28 - www.cevaplar.org

- Rivayet geleneğimizin bize tanıttığı peygamber çok az gerçek çok fazla kurgusal, efsanevi bir varlık" diyorsunuz.Geleneğin bu peygamber yorumunun temel sebebi nedir?

-Bir kez bu soruyu böyle sormadan evvel şöyle bir soru sormak lazım: Bizim bilgiyi edinme ve üretme sistemimiz neden böyle bir kapıyı açık bırakmış? Sorun epistemiktir. Epistemeloji: Bilginin elde edilmesi, üretilmesi, iletilmesiyle ilgili tüm süreçlere verilen addır. Bilgi bilim de denilir. Yani bu öncelikle epistemik bir problemdir. Bu problem İslam'dan mı kaynaklanıyor veya İslam'ın temel referanslarından mı kaynaklanıyor? Hayır, öyle olsaydı yani İslam'ın temel kaynakları, özellikle Kur'an, rivayeti salt rivayet oluşu itibariyle mutlak bir otorite tanısaydı o zaman kendisi bir nas olmasına rağmen, akla referans, düşünceye referans vermezdi. Oysa ki Kur'an'ın kendisi dışında referans verdiği, en çok referans verdiği şey düşüncedir. Hatta bizim için bir numaralı referans olan Kur'an bir başka yere gönderme yapar: "Efela yetedebberune'l Kur'an" (47:24) "Tedebbür etmezler mi?" Bir metni son sözü söylemiş kabul etsek ,neyi tedebbür edeceğiz? O zaman tedebbüre ne gerek var? Eğer sadece uygulayıcıysak, o zaman tedebbüre gerek yoktur. Tedebbür üretmektir, bilgiyi üretmek, geleceğe yönelik bilgiden sonuçlar devşirip tedbir almaya tedebbür denir. Tezekkür de öyle, o da geçmişe yöneliktir, geçmişe yönelik olarak düşünmek ve geçmişten bilgiyi bugüne getirmektir. Onun için zikir hatırlamadır. Taakkul de öyledir. Geçmişle gelecek arasında bilgiyi bağlamak, bağlantı kurmak... Bütün bu süreçlerin hepsine birden tefekkür denir. Tefakkuh; bütün bu süreçlerle elde ettiğimiz bilgiyi bugün, şimdi ve buradamıza taşımak, hayata taşımaktır tefakkuh...

Görüyorsunuz, bunların beşini de Kur'an kullanır. Ve Kur'an düşünmenin, bilgi üretmenin tüm süreçlerini düşünceyle bağlar, bağlantısını kurar. Ve düşünceden müstakil bir bilgi üretme yöntemi yoktur. Onun için, düşünce nassın verdiği referanstır ...

... O zaman aşırı yüceltmeci peygamber tasavvuru nereden kaynaklanıyor? Cahili Arap aklından kaynaklanıyor. Cahili Arap aklında rivayetin otoritesi tartışılmazdır. Onun için mutlaka babalardan rivayet edilmesi gerekir. Ve Kur'an onun için der ki: "Ya onların babaları düşünmüyor, akletmiyor ve doğru yolu bilmiyor idiyselerde mi?" (5:104) Çok önemli. Yani, "Onların babaları doğru yolu bulamamış ve akletmemiş idiyselerde mi babalarını takip edecekler?" anlamında bunu sorar.

Çünkü baba referansı aynı zaman da rivayet referansıdır. O nedenle Kusslar vardı, kaas da denirdi bunlara. Kıssacı demektir, naklederlerdi sürekli. Sözlü bir kültür sürekli nakledilirdi. Ve işte bu naklin mantığı İslam'ın referanslarından sonra da adeta bir tortu biçiminde kaldı. Onun için uydurma müessesi çıktı. İslam'da, hadis biliminde mevzu hadis probleminin çıkışı aslında rivayetin otoritesinden bağımsız anlaşılamaz... Neden? Çünkü her yeni zaman, zemin ve imkanla birlikte birçok yeni problem ortaya çıktı. Bu problemlere çözüm aranırken kimi makul çözümler de üretildi. Fakat üretilen çözümün sunulması için mutlaka bir rivayete ihtiyaç vardı, yani bu çözüm makuldur, makul bir biçimde üretilmiştir diyerek o çözümü insanların istifadesine sunamıyordunuz o akıl gereği. O zaman birileri bunları rivayet formuna dönüştürdü. Bilmem anlatabiliyor muyum? İşte uydurma sistemi bunun için geliştirildi. Modern bir alim "Bu va'z etmedir, bu ihtiyaca binaen yapıldı, başka çareleri de yoktu" diyor. Aslında bence tabii öyle değil. Çareleri vardı. O çare; Kur'an selim aklı referans gösterir. Dolayısıyla Kur'an, aklın koordinatlarını belirler. Ve örnekler verir. Bilgi nasıl üretilir? Kur'an bunun örneğini verir, Kur'an hayattaki her tür soruna cevap vermez; fakat her tür soruna cevap verecek formülleri verir. Siz o formüllerden yola çıkarak bilgiyi üretir elde edersiniz ve dağıtırsınız.

İşte bu noktada Kur'an'ın, bu sistematiğini tabii ki anlayanlar oldu. İşte İmam Azam Ebu Hanife. Ama iki anlayış hep oldu: Bilgiyi tüketen anlayış, bilgiyi üreten anlayış. Bilgiyi tüketen anlayış rivayetin otoritesine sığındı. Bilgiyi üreten anlayış bazen bu otorite karşısında dayanamadı, tutunamadı, geri çekilmek zorunda kaldı. İşte İmam Ebu Hanife'nin yaşadıkları. İşte O'na gelen itirazlar. Mesela: "Hadis bilmemekle", koca koca muhaddisler tarafında"mürcie" olmakla suçlanmak. Bugün herkese söylediğimizde önünü ilikleyecek bir takım isimler tarafından cenazesi kılınamayacak bir insan olmakla suçlanması İmam-ı Azam'ınki. Bu suçlamalara neden hedef olmuştu? Çünkü yaklaşımı bilginin üretilmesine yönelikti. Ve rivayetin otoritesini, mutlak otoritesini kabul etmiyordu. Onun için "hum rical,nahnu rical" diyen O'dur, İmam-ı Azam'dır. "Onlar adamsa, biz de adamız." Bunu O'na dedirten bir itiraz vardı. Aslında bu İmam-ı Azam tarafından, bir cevaptır, hatta kendi üstüne gelen bir saldırıya cevaptır. O nedenle bu iki çizgi de hep yaşadı. Sorduğunuz soru bununla ilgilidir.

-Yani şöyle de düşünebiliriz o zaman; Hanefi mezhebi, bir manada İmam-ı Azam'ın öğretisi, Kur'an'ın sünnetin ruhuna en uygun öğretidir

-Aynen öyledir.

-Sünneti anlarken onun ruhuna, Kur'an'ın ruhuna bakmak lazım.Bunu da İmam-ı Azam en güzel başarmıştır diyebiliriz.

-İmam'la birlikte başaran daha başka imamlar da oldu, fakat İmam-ı Azam'ın,Ebu Hanife'nin yöntemi de gerçekten muhteşem bir yöntemdi. Daha sonra Hanefilerin o yöntemi bırakıp da taklit yöntemini ele almaları dönemini bir tarafa bırakırsak eğer, İmam'ın kendi yöntemi ortada. Mesela o yöntemde kendisine getirilen bir haber sahih senetle nakledilse dahi o haberi sadece senetiyle değil metniyle de değerlendiriyor. Efendim, mesela "Layuktel el-mumin bil kafir", "Bir kafire karşı bir müm'in kısas edilemez, öldürülemez" hadisi sahihtir. Fakat İmam Ebu Hanife Kur'an'daki genel, cana verilen genel önem ve ondan da öte, "Ennen nefse bin nefs"(5:45) Kur'an "Cana can"diyor. Makul olandan yola çıkarak bu hadisin sahih senetle naklediğini bilmesine rağmen almadı, amel etmedi. İlginçtir. Hatta kendisi bazı sahabilerden gelen haberi almazdı. Gerekçesi de şuydu: "Onlar tefakkuh ehli, yani derin düşünce sahibi değiller, naklettiklerinin üzerinde derin düşünmeden naklediyorlar" gerekçesiyle bazı sahabilerden haber almazdı. İsimlerini vermek istemiyorum tabii, çünkü bu ilmi bir mesele... Onun için İmam Ebu Hanife çoğunluğun bazen tersine hüküm vermiştir. O konudaki haber kendisine ulaşmasına rağmen. Neden bu? Bilgiyi üretirken bilginin referansı olarak aynı zamanda tefekkürü, tedebbürü, taakkulu, tefakkuhu almış olması. Yani Kur'an'ın da referans gösterdiği yerlere bakmış olması, dahası demin üzerinde durduğum kavramla konuşacak olursak, rivayetin mutlak otoritesini kabul etmemesi. Anlatabiliyor muyum? Yani makul olanla rivayet karşı karşıya geldiğinde makul olanı görmesi ve alması ve talebelerini de bu minval üzre yetiştirmesi. Bilgiyi üretmeye ne kadar aşık olduğunu şuradan anlayabilirsiniz: Ebu Yusuf ve İmam Muhammed katip idiler. Halkada not tutarlardı. Bir mesele getirilirdi, tartışılırdı. Tartışılırken herkes kendi görüşünü söylerdi, en sonunda İmam da o meselede kendi görüşünü söylerdi. Ve tartışmanın notlarını düşen, notlarını tutan katip herkesin görüşünü yazar, İmam'ın da görüşünü yazardı. Bugün bize kadar gelen "İmameynin görüşü şu, İmamın görüşü şu" diye hilafsız binlerce meseledeki farklı görüş işte bu cesaret, bu düşünce cesareti, bu düşünsel atak sonucu elde edildi. Yoksa rivayetin otoritesini savunsaydı hangi talebesi hocasının yanında, hocasının görüşüne aykırı bir görüş beyan etmeye cesaret edebilirdi? İşte İmam'ın tavrı buydu. O bilginin üretilmesine azami titizlik gösteriyordu. Kendi görüşünün aksine de olsa...

-İmam Gazali'nin :"Biz peygamberi örnek almakla emrolunduk ona benzemekle değil" İmamın bu sözü muvacehesinde sünnete yaklaşım yolumuzun nasıl olması gerektiğini izah edermisiniz?

-Bir kez ibadet niyete mukarindirdir. Niyetsiz ibadet olmaz. Niyet ibadetin maksadıdır. Dolayısıyla eğer bir insan bir şeyi salim ve sahih bir niyetle yapmışsa şu umulur: "O güzel niyetinin karşılığını bir şekilde görür." diye umulur. Fakat yaptığı gerçekten ibadetse, meşru ise. Anlatabiliyor muyum? Bu durumda ya ibadet diye yaptığını Rasulullah ibadet diye yapmamışsa? İşte bu noktada o meşhur söz akla geliyor... Gazali'ye nispeti meşkuktur; fakat birçok alime nispet edilir. Aslında bu mütearifedir "Umürna biteesi la biteşşebeh ", "Biz Rasulullah'ın yaptığını, yaptığı maksadı gerçekleştirmek için yapmakla emrolunduk." O teessi'yi ancak böyle uzun bir cümleyle tercüme edebiliyorum, çünkü üsveden gelir, örnek almak, örneği aynen üretmek anlamına gelir teessi. "Biz Rasullah'ın yaptığı bir şeyi maksadını gerçekleştirmek için yapmakla emrolunduk.O'na benzemekle değil" Bu çok önemli. Bir formüldür bu aslında, altın bir formül. Bu formülden yola çıkarsak ki, Gazali hem "Elmenhul"de hem "El-Mustasfa"da hem çok güzel örnekler verir. Der ki: "Rasulullah yere oturduğu için yere oturarak yemek sünnet değildir. Eğer öyle olsaydı, Rasullah kan aldırdığı için kan aldırmak sünnet olurdu. Bunu kim diyebilir?"der. "Siz bir sultana uyup bu sultanın otoritesi kabul edin, iktidarını kabul edin, meşru görün diye bir emir verseler, o emre uymak adına o sultanın, bir tebası sultan çorbayı şöyle içiyor diye öyle içmekle "sultanın emrine uyun!" talimatının içine girmiş mi olur?" der. Veya o sultan şiltede yatıyor diye şiltede yatsa o sultana bununla uymuş mu olur? Sultanın egemenliğine bununla uymuş mu olur? Yoksa bu sözle aslında bunların hiçbirinin kastedilmediği mi anlaşılır? Tabii ki kastedilmediği anlaşılır. Gazali "El-Mustasfa"da bu örnekleri veriyor. Dolayısıyla Rasullah'ın yaptığı, söylediği her şey önce bir tasnife tabi tutulmalı. Bu tasnifi tarihimizde ilk defa çaplı bir biçimde gerçekleştiren büyük İslam alimi Kemal İbni Hemmam olmuştur. Meşhur sahihinde İbni Hibban da, Rasullah'ın yaptıklarını ve söylediklerini bazen 110 çeşide ayırmıştır. Baba olarak yaptıkları, koca olarak yaptıkları, Arap olarak yaptıkları, insan olarak yaptıkları, peygamber olarak yaptıkları. Siz Arap olarak yaptıklarını peygamber olarak yaptıklarıyla nasıl aynı görebilirsiniz? Eğer öyle olsaydı gözü koyu kestane diye kestane renk bir lens takmak sünnet olurdu. Bunun sünnet olmadığını birinin söylemesine gerek yok sanırım. Rasullah o bölgede, o coğrafyada yaşadığı için o bölgede giyilen giysileri giydi. Anlatabiliyor muyum? Ve o bölgede yenilen yemekleri yedi. Rasullah'ın karpuz yediğini bilmiyor olmamız karpuz yemenin sünnet olmadığı anlamına ya da Rasullah'ın kabak yediğini biliyor olmamız kabak yemenin sünnet olduğu anlamına hiç gelmez. Rasullah'a patlıcan getirdiler de yemedi mi? Görmedi ki yesin. Patlıcanın kabağa, kabağın patlıcana rüchaniyeti nedir o zaman? Hiç. Bu böyle olsa ne olur? Böyle bir soru sorulabilir: Bir zat teberrüken, "Efendim giymiş ben de giyeyim, Efendim yemiş ben de yiyeyim" dese daha güzel olmaz mı, hoş bir şey olmaz mı? Teberrüken hoş bir şey olabilir; fakat boş bir şey olur. Çünkü bu sadece hoşluğu getirir; ama arka tarafından öyle bir boşluğu getirir ki, asıl büyük şey gözden kaçar. Bununla, bunu kibrit çöpü sayın. Arkadaki ormanı unutur, kibrit çöpünü gözüne dayar, arkadaki ormanın yanışına seyirci kalabilir. Rasullah'ın da kasdı bu değildir zaten. Bu olmadığı için birçok örneği vardır. Sahabe bunu ayırıyor. Rasullah'ın her yaptığı sünnet değildir anlayışını sahabe biliyor aslında. Sahabenin içinden bir iki kişi de bu çizgi var gerçi, Resulullahın her yaptığı sünnettir görüşü....

-İbni Ömer çizgisi.

-Evet İbni Ömer çizgisi. Ama o çizgiye en çok karşı çıkan babası başta. Babası Hz. Ömer. Mesela İbn-i Ömer Ebdah mevkiine geliyor, Ebdah mevkiinde Rasullah hayvanının başını çevirdi diye değnekle başlıyor hayvanın başını değirmen gibi çevirmeye. "Niye öyle yapıyorsun?" diyorlar İbni Ömer'e."Rasulullah burada böyle çevirmişti." cevabını veriyor. Bu sünnet falan değil. Bir sebebi vardır çevirmiştir. Fakat bu bir anlayış. Bu anlayış az da olsa o zaman da vardı... Rasullah hayattayken bu anlayışa izin vermedi....

-Vefatından sonra...

-Vefatından sonra zaten. Vefatından sonra çıktı bu anlayış. Hz. Aişe de şiddetle karşı çıktı buna, bu anlayışa. Çünkü bu anlayış öbür taraftan eylemin maksadını götürüyor, maksadını unutturuyor. İbni Abbas'a, "Rasullah ızdıba ve hervele yaptı,doğru mu?"diyorlar. Tavaf esnasında yani omuzunu açtı ve hızlı koştu ilk üç tavafta. "Evet yaptı,doğru." diyor. Soruyu soran:

"Bu sünnetmiş doğru mu?" deyince İbn-i Abbas şu cevabı veriyor: "Ama sünnet olduğu yalan " Yaptı; ama sünnet değil. Yaptı çünkü o zaman "Rasullah ve ashabı açlıktan kırılıyorlar, zayıf düştüler" diye söylenti çıkmıştı. Kaza umresinde Rasullah açlıktan zayıf düşmediğini göstermek için bunu yaptı. "Yani yaptı; ama sünnet değil diyor" Şimdi, amaca mebni yaptı. O amaç, eğer hala o problem öyle varsa öyle bir problemde yine yapabilirsiniz; ama amaca mebni yaptı.. Rasullah binekle say etmiş, doğru mu?", "Doğru.", "Sünnet mi?", "Hayır değil." Çünkü Rasullah sesini kalabalığa duyurmak için bineğe bindi. Bu çok önemli, Sahabe bunu ayırıyor, İbni Abbas gibi "tercümanül Kur'an" diye bilinen bir zat bunu ayırıyor. Hz. Ömer'in, dibinde sahabenin Rasullah'a beyat ettikleri, beyat tazeledikleri Rıdvan ağacını kökünden söktürdüğü müsellem bir gerçektir. Niçin? Artık orada iki rekat namaz kılmanın adet olduğunu görünce Hz.Ömer "Ne oluyor?Yahudileşiyor musunuz?" diye söktürüyor. Bu çok ilginç. Onun için, işte asıl anlayış Ömeri anlayış, Hz.Ömer'in bu anlayışı. Bu anlayış sayesinde İranın bazı toprakları, ilk defa Bahreyn'deki komutan tarafından fethedildiğinde, Hz. Ömer "Eyvah!"diyordu. Niye eyvah dediğini soranlara şu cevabı verdi "Bu insanlara İslam'ı nasıl öğreteceğiz?" Amr bin As'a "Eğer bu mektubu aldığında Mısır'a girmemişsen geri dön!" diye emir verişi de bu yüzdendir; ama Amr bin As bu talimatın geldiğini bildiği için mektubu kasden açmadı girmeden. Girdikten sonra açtı. Yine endişesi buydu Hz.Ömer'in. İşte maksada bakmak. Yoksa toprağa bakardı. Gönül fethine baktı, yürek fethine baktı, toprak fethine değil...

-Hocam,"İnkarcının elindeki en büyük silah dinin mitolojik unsurlarıdır." diyorsunuz.Bu sözü biraz açarmısınız?

-Sizce de öyle değil mi? Şu günümüzde güzel İslam'ından ve imanından olmuş birçok akıllı insanın aslında problemi bu değil mi? Aslında günümüzdeki Türkiye'de "Ben ateistim, ben dinsizim." diyen birçok insanın inkar ettiği şey, Allah'ın dini değil, mitolojik İslam değil mi? Peki bu insana Allah'ın dini gerçekten anlatılsa hala böyle, "Ben atestim"diyebilir mi? Ben bir çoğunun demeyeceğini düşünüyorum. Onun için onlar hakkında tevakkuf ediyorum, duruyorum. Ve bu ülkede İslam, İslam'ın düşmanları tarafından değil de, dostları tarafından, İslam'ın cahilleri tarafından değil de alimleri tarafından gerçekten olduğu gibi aktarılıncaya kadar kimse hakkında hüküm vermiyorum. Onun için bu aslında açılmayacak kadar bedihi bir gerçek. Açılmaya ihtiyaç yok. Çünkü o kadar açık ki bu ülkede. Mitoloji hakikat karşısında güneş görmüş kar gibi erir. Bir inanç mitolojiye dayanıyorsa eğer unutmayınız o inanca mitolojinin arkasına gelen kafalar gelir, akıl sahipleri değil. Ve mitolojinin arkasına düşenler de genelde bir toplumda akıl düzeyi en düşük olanlardır. İslamsa, tüm dünya toplumları içerisinde akıldanelere hitap eder, aklı yüksek seviyede olanlara. Daha doğrusu ilk muhatabı onlardır. Onun için Rasullah "İki Ömer'den birini" diyordu, onun için Kur'an döner döner, "Hala düşünmeyecek misiniz?Hala akletmeyecek misiniz?Ne kadar da az aklediyorsunuz,ne kadar da az düşünüyorlar." diye itham eder. Bu İslam'ın hitap ettiği muhatapları arasında akletme melekesini öldürmemiş olanları muhatap almasından dolayıdır. Onun için delileri teklif ile yükümlü tutmaz İslam. Bu önemlidir. İşte burdan yola çıkarak siz mitolojik bir din anlayışının aslında o dine hiçbir şey katmadığını; fakat o dinden çok şey götürdüğünü görürsünüz, hele bu din kitaplı bir dinse, hele bu din kitabı tahrif edilmemiş bir dinse. Çünkü bir şeyi mitoloji haline dönüştürmek aslında otantik kaynağının kaybolduğu zehabı uyandırır muhatabında. Bu böyledir. Oysa ki İslam bu konuda alnı açık inanç öğretisidir. En alnı açık, hesabını en kolay verebilecek dünyadaki tek inanç sistemi İslam'dır. Son vahiydir bu konuda. Çünkü otantik bir biçimde geldiği gibi korunmuştur. Geldiği gibi korunan bir vahyin mitolojiye ne ihtiyacı olabilir? Mitoloji açıkları doldurmak için kullanılan bir stepnedir. İslam'ın su alan deliği yoktur ki stepneye ihtiyacı olsun. İslam'ın tekeri patlak değildir.

-Tabii;ama kitabınızda dediğiniz gibi kaç asırdır o mitolojik görüş bütün İslam dünyasını kapsamış maalesef. ve İslam güneşinin tabiri caizse bulutların arkasından görünmemesine sebep olmuş...

-Ve hepsinden öte,buna hemen ekleyelim. Neden Peygamberimiz'i hatırlatacak insanlar caddelerimizde gezmiyor? Hepimiz iman ettik Rasulullah'a. Fakat neden, neden Onun(sav) hayatını kendi şimdi ve buradamıza taşımakta zorlanıyoruz? Dahası böyle bir derdimiz yok... Neden birbuçuk milyar müntesibi olan bir peygamber, birbuçuk milyarın milyarda biri dahi üretilmez, milyonda biri üretilmez, yüzbinde biri üretilmez, onbinde biri üretilemez? Üretilemeyecekse eğer Allah neden örnek göstersin, söyler misiniz? Allah'ın örnek göstermesinde bir problem yoksa ki-ki biz müslümanız,iman ettik olmadığına-o zaman bizde problem. O problem ne? Peygamber, hayat, Allah, insan ve kainat doğru anlaşılsın diye gelir. Fakat varlığı doğru anlaşılmayı temin için gönderilmiş bir peygamberin kendisi yanlış anlaşılmaya konu olunca ne olur? İşte manzara budur. Gönderiliş gayesi doğru anlamayı temin olan peygamberin kendisi yanlış anlamanın konusu oldu. Sonucunda gönderiliş gayesi bizde tecelli etmedi. O vazifesini yaptı. 1400 yil sonra gelmiş bir şahit olarak, eğer şehadetimin bir değeri varsa ben şahidim. Efendim görevini yaptı. Ama ben görevimi yaptım mı? Ben O'nun örnekliğini çağa taşıdım ve ürettim mi? Üretemedimse sebebi nedir? İşte bu Üç Muhammed adlı çalışmamızın temel çıkış noktasıdır...

-Efendim bize böyle nefis bir sohbeti bahş eylediğinizden ötürü çok teşekkür ederiz...
-Ben teşekkür ederim...


 


"Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?  Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!   Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,  Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!  Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.  Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!  Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...  İrticâin şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?"

02 Temmuz 2007, 01:41:50
Cevap #24
istanbullu
Mesajlar: 1506
UYAN... YAN... AN...
Hâdislere Ne Gerek Var, Bize Kur'an Yetmez Mi?


Bazı kimseler sünnet ve hâdisin Müslümanlıktaki yerini bilmediklerinden ona kıymet vermek istemiyorlar, onu İslâmî hükümlerin kaynaklarından biri olarak kabul etmek istemiyorlar. Bir şey söylendiğinde ilk söz olarak, “Efendim bu, Kur’an’da var mı?” sorusunu soruyorlar. Bu fikrin ne kadar yanlış olduğunu göstermek için evvelâ Peygamber’in vazifesini ve bu vazifenin kapsamını izah etmek gerekir:
Kur’ân, insanın gerek Allah ile ve gerekse insanlarla olan özel ve genel bütün bağlarıyla ilgili hükümler koymuştur. İnanç esaslarına, ibadetlere, aile vazifelerine, hak ve cezalara, barışa, savaşa; kısaca ferdin ve toplumun her türlü işlerine değinmiş ve bunların hepsi hakkında ayrı ayrı kaideler, hükümler koymuştur. Peygamberin görevlerinden birisi, işte bu hükümleri Allah’tan nasıl almış ise o şekilde insanlara bildirmektir.

Fakat bu hükümlerin hepsi açık değildir. Bir kısmı genele bakan, bazıları özet olarak işaret eden hükümlerdir. Bunlarda derinlemesine açıklamalar yoktur. İşte Kur’ân’daki bu âyetlerin manalarını Peygamber Efendimiz sözleri ve işleri ile açıklamıştır. Çünkü Peygamber’in vazifesinden biri de buydu.

Peygamberimizin sağlığında Müslümanların Kur’ân ve hâdisler ile ilişki biçimleri şu şekildeydi: Müslümanlar evvelâ dini doğrudan doğruya Kur’ân’dan alırlardı. Fakat karşılaştıkları bir olay hakkında Kur’ân’da açık bir hüküm bulamazlarsa, ya da benzeri başka bir olayla ilgili hükmün o hâdiseye de uygulanabileceğinde şüpheye düşerlerse hemen Peygamber’e sorarlardı. Peygamber de onlara cevap verir, anlamadıkları cihetleri, sözleri veya işi ile beyan eder, açardı.

Söz gelimi, oruç âyeti nazil olunca ashab bununla Ramazan orucunun farz olduğunu anladılar, Ramazan orucunu tuttular, çünkü Peygamber de yanlarında idi. Fakat bir kişi oruçlu olduğunu unutarak, bir şey yer ve içerse onun orucunun bozulup bozulmayacağı hakkında bir açıklama oruç âyetlerinde yoktu. Bir gün sahabeden biri oruçlu olduğunu unutarak bir şey yiyince, orucunun bozulup bozulmadığını Peygamber’den sormuş; Peygamber Efendimiz de şöyle cevap vermiştir:

“Bir adam oruçlu olduğunu unutur da yer veya içerse orucu bozulmaz.” (Buhârî, Müslim, Ebû» Dâvud, Tirmîzî, İbn-i Mâce)

İşte Peygamber’in bu cevabı bir hadîstir. Ve bir hükmü beyan etmiştir. Bu hadîs ile, “yanılarak veya unutarak yaptıklarınızda günah yoktur” (Ahzab sû»resi) âyet-i kerîmesini açıklamış ve bu hükmün o âyetin manasına dahil olduğunu izah buyurmuşlardır.


Yine, namaz ayetlerinin inişinden sonra yaşanan bir başka örnek de şöyledir: “Namazı dosdoğru kılınız,” “Namaz belli saatlerde kılınmak üzere mü’minlere farz kılındı,” mealindeki âyetler belirli vakitlerde namaz kılmanın mü’minlere farz olduğunu bildirirken; çeşitli sû»relerdeki bazı âyetler de namaz vakitlerini bildiriyordu. Fakat bu âyetlerin tefsir edilmesi ve açıklanması gerekiyordu. Bu vakitler ne zaman başlıyor, ne zaman sona eriyor. Bu namazların rekatları kaçtır? Nasıl kılınır? Rükû»ları, secdeleri nasıl olacak, namaz ne suretle doğru veya hatalı olur?

Bütün bunları Peygamber Efendimiz mübarek sözleriyle, işleriyle açıklayıp tefsir buyurdular. Allah’tan aldığı vahiy ve ilham ile namazların vakitlerini, nasıl kılınacağını, rekatlarını, rükû»larını, secdelerini, âdâp ve erkânını, ölçü ve kurallarını birer birer hem anlattılar, hem de sahabenin gözü önünde kılıp onlara örnek oldular.

Bunlardan başka, Kur’ân’da zekâtın farz olduğu da yazılıdır. Lâkin, zekâtın ne gibi mallardan verileceği, ne kadar malı olanın zekâtla sorumlu olduğu, kaçta kaç verileceği açık değildir. Hac da böyledir. Bunları birer birer izah eden Peygamber’in hadîsleri ve sünnetidir.

Ayrıca Kur’ân içkinin haram olduğunu da söyler, lâkin içkiden kastedilen nedir? Hangi içkilerdir ve ne miktarı haramdır? Bunları açıklayan, ancak Peygamberimizdir.

Benzer şekilde, Kur’ân’da, temiz olan şeylerin helâl, pis olanların da haram olduğu haber verilmiştir. Fakat bunların ne gibi şeyler olduklarını tayin etmekte sahabeler tereddüt etmiş, şüpheye düşmüşlerdir. Bunların ne gibi şeyler olduğunu Peygamber Efendimiz izah buyurmuşlardır.

Tüm bu misallerden de anlaşılıyor ki, Peygamber bir taraftan kendisine vahiy olunan âyetleri Allah’tan aldığı gibi tebliğ ederken, diğer taraftan da onların açık hükümlerini öğretip, açıklanması gerekenleri de sözleri ve işleriyle tefsir etmiştir. Genel ifadeli âyetlerin kastettikleri hükümleri, mutlak ifadeli olanların muhtaç oldukları kayıtları ve sınırları izah buyurmuştur. Çevresindekiler de Ondan duydukları ve gördükleri gibi yaparak ve başkalarına da “Efendimiz şöyle buyurdu, böyle işledi” şeklinde rivayet etmişlerdir.

İşte bunun sonucu olarak Kur’an ile beraber hadîs ve sünnet denilen ikinci bir kaynak daha vücuda gelmiştir. Bundan dolayı, hadîs ve sünnetin bu kısmına tıpkı Kur’ân gibi sımsıkı yapışmak vaciptir.

Alıntı: Zafer Dergisi Aralık 2006 Sayısı - http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1968

NOT: Bu yazıyı beğendim, bu başlığa girdiği için de alıp bu konunun içine koydum...Kimsenin yazdığına cevap ya da ek olsun diye değil...


Bu Konunun Linki : 

Yukarıdaki linki arkadaşlarınıza göndermek için kullanabilirsiniz. Bu sayfada Hadis ve Sünnetin Dindeki Yeri ile ilgili olarak; Hadis ve Sünnetin Dindeki Yeri hakkında bilgiler nedir yazıları veya şiirleri Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)'in hadis-i şerifleri... gibi bilgileri veya indirme linklerini, sözleri veya resimleri Hadis ve Sünnetin Dindeki Yeri siteleri gibi benzer birçok konuları bulabilirsiniz.

 
Gerçek mutluluk, ancak gerçek sevgi ile yaşanabilir.

Copyright © 2006-2015 AjansMail
Her hakkı saklıdır.