Dublörün Dilemması

 
 
 
 
Bir sözün doğruluğu ile inandırıcılığı arasında hiçbir bağlantı yoktur...
                                                             [Şeyh Rıdvan el-İcazi
                                                               Mülemma Dilemma]
 


Murat Menteş’in Kaosa Mütevazi Bir Katkı (Şule Yayınları) ve Aynalı Barikatlar (Şule Yayınları) isimli yollarından geçtiyseniz romanının yayınlandığını öğrendiğinizde zihninizin valizini toparlayıp, bu yeni kitabın kapısını çalacağınıza eminim. Sayfalarında seyahat edeceğiniz roman hakkında biraz malumat ister misiniz? Buyurun:
 
Dış görünüş; Kitabın kapağında ellerinde silahlarıyla size bakan ve hallerinden “adam öldürmek bizim için televizyonun karşısında cips yemeğe benzer” tavrının sezildiği üç adam göreceksiniz. Bu üç adamın arkasında fon olarak bir tabanca ve seri ilanlar görüyorsunuz. Siz de benim gibi şüpheci biriyseniz seyahatinize tam buradan yani kapaktan başlayacaksınız demektir. Buyurun minicik puntolarla yazılmış seri ilanlar arasında birlikte dolaşalım;

“ İngiltere’den dönmüş diplomalı elektrik mühendisi evinde İngilizce ve matematik 0216 311 69 83.. Sahibinden bakımlı yavru kedi: 0212 125 55 77.. Bayan dış giyiminde 5000 adet civarında ürün: 0216 234. 39. 12…Kimliğimi kaybettim yaaa Merve Yamak… Satılık gitar notalı eğitimli 0216 311 69 22…” ve aradığımız ilan “Aynı anda iki yerde birden mi olmanız gerekiyor? Bizi arayın:0212 321 40 83”. Bu tuhaf ilanı zihninizin bir çekmecesine koyun, çünkü kitabın içinde onunla yeniden karşılaşacaksınız. Fakat verilen telefon numarasını boşuna aramayın, ben aradım karşıma yayınevinin bir muzipliği yerine tekstil firması çıktı. Santraldeki görevli kızın ise ne Murat Menteş’ten ne de onun son kitabı Dublörün Dilemması’ndan haberi var.

Hediye paketini yırtmaya kıyamadığı için hediyesinin ne olduğunu öğrenemeyen tuhaf insanlar gibi davranıp sizi kitabın kapağının üzerinde daha fazla dolaştırmayacağım. Şimdi içeriye giriyoruz. Önceden uyarmadı demeyin, içerisi biraz tuhaf. Yağmur yağarken şemsiyesi olmayan insanların yaptığı gibi ceketinizin yakalarını havaya kaldırırsanız iyi edersiniz. Abarttığımı mı düşünüyorsunuz?

“…Peygamberin otlattığı kuzular kadar masumdu.
Ya da bana ilk anda öyle gelmişti. Zira “ilk an” ne kadar kalıcıysa, masumiyet de o kadar kalıcıdır.
Üzeri portakal, vişne çilek resimleriyle kaplı, yani Meyvendetta reklamıyla ambalajlanmış otobüse yetişmeye çalışıyordu. Çift katlı otobüs durdu, üst katın penceresinden ona bakarken, kalbimin zembereği boşaldı. Gözlerimi kapadım ve yanımdaki koltuğa oturması için dua ettim: Allah’ım, bunu dilediğim için ayıp etmiş olur muyum?!”


Her iyi kitabın içinde elinde tabancasıyla okuru kalbinden vurmak için bekleyen bir adam vardır. Dublörün Dilemması’nda ki eli silahlı adam bana nişan aldığında kurşununun üslup ateşinde eritildiğini gördüm. Menteş gerçekten de Türkçe’yi farklı kullanan bir yazar. Onun kalemini hızlı, tuhaf ,eğlenceli ve tabi ki başarılı buluyorsunuz. Patlayan mısırlar gibi kelimeler kitabın içinden sağa sola doğru fırlıyor. Hangisiyle nerede karşılaşacağınızı bilmeniz mümkün değil.Yadırgadığınız anlar da oluyor hani. Ama bu yadırgama sizin saatlerce kütüphane raflarında bulamadığınız şeyi çocuğunuzun birkaç dakikada internette bulmasına benziyor. Acayip hoş yani.

“. ..Ağustos güneşi, patlamış düdüklü bir tencerenin fırlayan kapağı gibi İstanbul’un tavanına yapışmıştı. Şehir, sıcaktan her şey bir anda kum olup akacakmış, puf diye simsiyah bir çöle dönüşecekmişçesine çınlıyordu. Yapış yapış asfalt yollardan, eğri büğrü beton binalardan, prizde unutulmuş ütüleri andıran arabalardan yükselen buhar perde perde yerle gök arasına gerilmişti… Güneş enerjisi, tüm enerjilerini emmişti besbelli. Meteorolojik bir af yada cezayla herkes masumlaşmıştı; polisler, zabıtalar, itfaiyeciler,inzibatlar bile oyuncaklaşmış, helvalaşmış, sabunlaşmışlardı…”

“…40 yıl boyunca içtiği sigara onu esmerleştirmiş. Derisi incelmiş yüzünde 0.5 uçlu kalemle çizilmiş çizgiler, zarif ellerinde birkaç ölüm beneği…Annem yüzümü avuçlarının arasına alıyor ‘Zayıfladın mı sen?”… Annem yeleğinin cebinden çıkardığı gözlüklerini takıyor ve şefkat dolu şüpheyle gözlerime dikiyor gözlerini: ‘Tuğçeciğim, sen söyle, bu çocuk zayıflamamış mı?’
Birden bire koca kafalı, pörtlek gözlü bir kadın beliriyor koltuğun arkasında. Hormon almış bir orman cinini andıran, bombeli (ve belki de aslen Bombaylı) bir kocakarı. Böylesine yaşlı ve şişman birine üstelik bir asır önce Tuğçe adını hangi ileri görüşlü zat vermiş acaba?...”


Yazarın görsel ve eğlendirici olan dili kitabın sonuna kadar bukalemun gibi şekil değiştiriyor. Çünkü kitapta olayları anlatan tek bir ağız yok. Kitabın dört kahramanı kurgudaki önem sıralarına göre sözü alıyor; Nuh Tufan, İbrahim Kurban, Gizli Ajan Habip Hobo ve Ferruh Ferman. Bu dört kahramandan kendi geçmişlerini, yaşanılan olaylarla olan bağlantılarını ve olaylar karşısındaki bakış açılarını öğreniyorsunuz. Anlatıcının ağzından olayları dinlemek yerine hepsi kendi kaderinin resmini kendi çiziyor size. Biz dört kahramanın üzerine değil de sadece en mühim olanının üzerine merceğimizi yöneltmeyi doğru bulduk. En mühim olanın yani; Nuh Tufan’ın
Bir albino olan Nuh Tufan, isminin özelliklerini kişiliğine yedirmiş bir karakter. Zeki, dünyayı umursamayan, meteliksiz, hazırcevap, şiddet eğilimli, yetimhande büyümüş, dolandırıcılık kabiliyeti olan fakat doğum arızası gibi bu kabiliyetini sonuna kadar kullanmasına müsaade etmeyen bir vicdana sahip, atipik şizofreni olduğundan halüsinasyonlar gören biri… Kahramanın halüsinasyonlarını kıskanmamak elde değil.

“Gözlerimle halıyı tarıyordum, çünkü kız öylece durduğu halde, görünmez bir hızla yürüyormuşçasına çamurlu ayak izleri çoğalıyordu! Aslında üzerindeki desenler iyice silinmiş ve kül rengi bir paçavraya dönüşmüş olan halı, bana şimdi tastamam çamura boyanmış görünüyordu  (…)   zifirileşen halı bir bataklığa dönüşmüştü ve kız gözlerimin önünde, halının içine çekiliyordu! Ayak bilekleri halının içinde kaybolmuştu. Boğazına kadar halıya gömülmüş olan kız, sakin hareketlerle yüzeye çıktı. Halının kıyısındaki çantasını aldı ve kapıya yöneldi..”

“Yalpalayarak yol alan felçli garson, önümüzden geçerken tepsideki bardakları şangırdatıyordu. Arkasından bakınca, limonata dolu bardakların birinden diğerine atlayıp duran Japon balıklarını gördüm! Döndüğünde, tepsi gibi düz suratına buzlu bir tebessümü yayıp boş gözleriyle bize baktı. Bir sade bir sütlü kahve istedik. Bu arada pastanenin duvar kağıtlarında mor kertenkeleler geziyordu..”

Peki bu romanın konusu ne? Romanda ilginç karakterlerin başına gelen ilginç olaylar anlatılıyor. Acayipliklerin ardı ardına geldiği, silahların patladığı, aşkın söz aldığı bir roman bu. Nuh Tufan ve onun en yakın arkadaşı İbrahim Kurban’ın üzerine bardak kapatılır gibi kocaman bir komplo kapatılıyor. Gizli servis elemanlarının, her şeyden anlayan bir profesörün ve onun içi kamera ve tuhaf aletlerle dolu köpeğinin, yanağında Nike amblemi olan mafya babasının, yüze birebir uyumlu ve kişinin kimliğini saklayacak maskelerin olduğu bu komplodan kahramanlarımız yüz akıyla çıkıyorlar. Zora gelemeyen okuyucular için az önceki cümlelerim iştah kabartıcı geldiyse ellerine aldıkları mendille ağızlarından akan sıvıyı silmelerini öneririm çünkü Dublörün Dilemması sadece sıkı olayların kitabı değil. Bir kere yazar kötü karakterlere parmağımızı uzatıp suçlamamıza izin vermeyecek kadar adaletli. Olayları iyilerin ağzından dinlediğimiz gibi kötülerin ağzından da dinleme imkanı sunuyor. Bu da sizi olayları yeniden değerlendirmeye götürüyor. Zaten romanı okurken olayları yeniden değerlendirmeniz başınıza sıkça gelecek, başınıza gelecek bir diğer şey ise geriye dönüp kimi sayfaları yeniden okumanız olacak. Bahse girelim mi?
Başta birbirleriyle ilgisiz duran olaycıklar zinciri bir mıknatısın dağınık demir parçalarını çekmesi gibi sayfalar ilerledikçe el ele tutuşuyor. Bu kitabı dağınıklıktan kurtardığı gibi bir yumruk gibi kuvvetli hale getirmiş. Yazarın önemli bir mahareti de pek çok konuyu romanın dar şartlarını kullanarak sayfalarında işlemesi. Roman kurgusu şımarık bir kadın gibidir. İlginin kendi dışındaki herhangi bir olaya, herhangi bir bilgiye kaymasından fevkalade rahatsız olur. O yüzden içine güzide bilgilerin yerleştirildiği romanlara roman olarak bakamayız ve suratımız buruşur. Menteş’de aynı tehlikeli yolu yürümüş fakat yolun sonuna ayağına hiçbir diken girmeden varabilmiş. Okurken karşılaştığımız – yazarın bu denli tuhaf malumatı nereden de biliyor dediğimiz- bilgiler kitaba öyle ustaca yerleştirilmiş ki insana hiç rahatsızlık vermiyor. Mesela çizgi romanlar hakkında verilen bilgiler İbrahim Kurban’ın kişiliği hakkında ip uçları sağlıyor. Yada Çırağan Sarayı’yıyla ilgili bilgiler romanda (o esnada) yaşanılan durumun vahametiyle birebir uyuyor. Gazetecilikle yazarlığı fırının doğru ayarında pişirmeyi başarabilmiş Menteş. Yani ne çiğ ne de yanık bir kitap var önünüzde. Üzerine hem gazeteciliğin hem de edebiyatın esansı sıkılı olmasına rağmen roman yazarken kumaları arasında güzel olanı seçen adam gibi o da edebiyatı kayırmış. Eh doğru da yapmış. Böylece kitapta bilgiler ukala profesörler gibi durmamış aksine romanın kurgusunun içinde ona hizmet eden kölelere dönüşmüş.

“Hayatta başarılı olmanın iki yolu olduğu söyleniyor: 1) Şanslı olmak 2) Hile yapmak. Bense dayanıklı olmayı tercih ederim. Çünkü dayanıklılık kadar kışkırtıcı bir şey yoktur. Bu yüzden şu “Intolerance Attention Deficit Hyper Disorder” dedikleri hastalığa yakalanmayı istemişimdir hep. Ne yazık ki bu hastalığa sonradan yakalanılmıyor, bu hastalıkla doğuluyor, o da on milyonda bir! Hastamız hiçbir acıyı hissetmiyor. Parmakları kesilse, bacakları kırılsai kolları yansa, kafası yarılsa, kaşı açılsa… vız gelip tırıs gidiyor! Gazetede okumuştum, Londra’da yaşayan 9 yaşındaki Calum Clark’a arkadaşlarıyla birlikte top oynarken otomobil çarpmış, fakat çocuk ayak bileği kırıldığı ve başından kan fışkırdığı halde gülerek oyuna devam etmiş. Bedensel acı nedir bilmeyen Clark’ın bir özelliği de asla ağlamamasıymış…”

“İtiraf etmeliyim ki, aziz okur, benim ömrüm her birini gebertmek istediğim insanlarla aramdaki buzdağlarını eritmeye çalışarak geçiyor. Mesela zenginlerden nefret ediyorum, ne yapayım elimde değil. O restoran sürüngenleri, fiyaka kumkumaları, yapmacık kasvetin mıymıntı bekçileri, ticari bir şiveyle konuşan zehirli papağanlar, hileli bir neşe içinde geviş getiren bunak vampirler, modanın ipiyle kuyuya inen kibirli cambazlar, tatile gebe fırlamalar, alaturka bir sadizimle zıvanadan çıkanlar, alafranga bir mazoşizmle yılışıklaşanlar… Hepsine teker teker Kolombiya kravatı takmak istiyorum (Kolombiya kravatı: Meksika mafyasının uyguladığı bir cezalandırma biçimi: Kurbanın gırtlağına bir delik açılır ve dili bu delikten çıkarılır.)

Yazar kahramanlarının geçmişleriyle ( lisede kurdukları çetelere kadar) yaşadıkları değişimlerle ( İbrahim Kurban’ın yaşamını zengin ailesinin hayat felsefesinin aksine dindar bir kanala çevirmesi) girdikleri manalı girişimlerle ( Nuh Tufan’ın çöpten çıkan şeylerin satıldığı Çöplük isimli bir dükkan kurması ) de romanı tatlandırıyor. Dublörün Dilemması’nda tebdil halde sürekli gezinen felsefi fısıltıları da okuyucunun atlayamayacağına eminim. Roman kahramanlarının isimlerin bile inceden inceye düşünüldüğü bu kitap ( Nuh Tufan, İbrahim Kurban, Umur Samaz….) kaçırılmamalı. Bizce oldukça eğlenceli oldukça acayip oldukça sıkı bir çalışma Dublörün Dilemması . Kitabı okuduktan sonra Menteş’in kitabın başına aldığı şu cümleye hak vermeden edemiyor insan

“Canımın içi böyle şeyler yalnızca romanlarda olur.”
Cüneyt Arkın (Sıkı Dur Geliyorum, 1964)


Davetine icabet gerektiren bir roman yani…. Hatta davetsiz içine girilmesi daha münasip

 
 
 
Gamzeleri gelir aklına...
Korkunçtur yalnızlığımız, anlarsın. Bir oynur oynarız, oyalanırız...

 
 
Dublörün Dilemması tam anlamıyla  “Rüya Gibi” bir kitap . Bunu mecazi anlamda kullanmıyorum. Hani rüyanızda  saçma sapan ,  gerçek hayatta olması mümkün olmayan, anlamsız   bir sürü şey  olur da hiç yadırgamazsınız ya   bu kitap tamamen öyle..  Birisi bu kitap ne anlatıyor, konusu ne dese , kitabı anlatacak doğru düzgün bir cümle kuramam ama okuması da bir o kadar  keyifliydi benim için . Murat Menteş’in  Nuh Tufan’da oluşturduğu  egzantrik  kişilik  kitabın  dinamiti. İnsanın ilgisini çeken  Nuh Tufan’ın aklının işleyiş  şekli, kurduğu cümleler ;  yoksa kitabın konusunun esasen bir cazibesi yok..

Bu arada kitapta  geçen “Afili Filintalar Çetesi” gerçek hayatta  Murat Menteş’in de üyesi olduğu bir çete.. İlgilenenler internetten aratıp bulabilir..
Başkalarının anlattıkları, yazdıkları değil..
Mitler, efsaneler, dinler değil..
Güvenebileceğin tek şey kendi aklın ve vicdanındır.

 ~ 

Bu konunun linki : 

Yukarıdaki linki arkadaşlarınıza göndermek için kullanabilirsiniz ve bu sayfada; Dublörün Dilemması hakkında bilgiler nedir yazıları veya şiirleri gibi sözleri veya resimleri Dublörün Dilemması siteleri gibi benzer birçok forum konularını bulabilirsiniz.

 ~ 

Son Forum Mesajları

Kaynak linkimizi belirtmek koşulu ile her türlü bilgiyi kopyalayabilirsiniz. Forum içerisinde yazılan tüm mesajların hukuki sorumlulukları mesajları yazanlara aittir. Üyeler, üyelik sözleşmesi gereği bu kuralı kabul etmiş sayılır. Ziyaretçilerimiz bu forumu kullanmadan önce Forum Kurallarını okumak zorundadırlar. Aksi durumda meydana gelecek bütün olumsuz durumlardan ziyaretçilerin bizzat kendileri sorumludur. Sitemizde telif, kişi haklarına; yasalara aykırı olduğunu düşündüğünüz bir konu görürseniz bize aşağıdaki iletişim adresinden ulaşabilirsiniz.

1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60 100, 150, 200, 250, 300, 350, 400, 450, 500, 550, 600, 650, 700, 750, 800, 850, 900, 950, 960

© 2006-2019 ilgiliFORUM.com