ilgiliforum facebook   ilgiliforum google plus   ilgiliforum instagram   ilgiliforum youtube   ilgiliforum tumblr   ilgiliforum pinterest   ilgiliforum rss  

*HİDAYET ÖYKÜLERİ*

 
Bu konu ile benzer olabilecek diğer forum sayfaları
 
 
 
Bir Hanımın Konken Partilerinden Dönüşü..

Telefonda bir hanım sesi: -Hocam ben semtimizin sosyetesinden bir konkenci kadınım. Günümüzün büyük kısmı konken masasında, sosyete toplantılarındaki eğlencelerde geçer. Bunu açıkça itiraf etmeme kızmayın lütfen. Bununla beraber ben umreye gitmek istiyorum. Bazı kimseler, senin umren olmaz; çünkü sen başı kolu açık bir konkenci kadınsın, hayatın ortada, dediler. Bu durumda benim kutsal mekanları ziyarete gitmem uygun olmaz mı? Bazılarının dediği gibi, sadece turistik bir seyahat mi sayılır benim umreye gidişim? Bir faydası olmaz mı?..

-Neden olmasın?.. Umre ayrı bir ibadet, tesettür de ayrı bir mükellefiyet... Hele sen git, mübarek yerleri bir ziyaret et, sonra Allah kalp ve gönlüne bir şeyler ilham edebilir, beklenmedik tecelliler olabilir?

-Zaten benim umreye gitme arzum da beklenmedik bir tecelliden sonra oldu.

-Ne gibi bir tecelli?

-Bir gece, Allah’ım beni bu hayattan kurtar! diye dua ederek yatmıştım. Rüyamda Peygamberimiz’i gördüm, ondan sonra kendimi tutamıyorum. Mutlaka gidip O’nu Medine’deki özel mekânında ziyaret etmek istiyorum, işin aslı budur!..

-Mademki içinden günahsız bir hayata geçme niyeti geçirmiş, Peygamberimiz’i de rüyada görmüşsün, sana özel bir iltifatı olmuş, git O’nu bir de özel mekânında ziyaret et, bir hikmet ve hayır olabilir bu ziyaretin sonunda...

Teşekkür eden meçhul hanım telefonu kapatıp gitti. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra bir gün yine telefonda bir hanım sesi:

-Hocam ben size telefon eden o konkenci kadınım.

-Hatırladım, nasılsınız iyi misiniz?

-Hocam şu anda Allah’ın en mutlu kullarından biriyim gibi geliyor bana. Çünkü ben sizinle konuştuktan sonra cesaretlendim, umreye gittim. Kutsal yerleri ziyaret edip bir hayli değişerek geldim. Gelince de yine o sosyete arkadaşlarımın yanına bir uğramak istedim. Onlar beni gerici görmesinler de gördüğüm güzellikleri, düşündüğüm doğruları onlara rahatça anlatabileyim diye onların alıştıkları kıyafetimle gittim yanlarına. Fakat onlar beni aynı giyim kuşamla karşılarında görünce öyle bir ayıpladılar ki, bir yuh çekmedikleri kaldı.

-Ne dediler?

-Ayıp değil mi dediler bu kıyafetle yine konken masasında aramıza karışman? Sen Peygamber’i rüyada gördün, bununla da kalmayıp O’nun bastığı topraklara yüz göz sürdün. Şimdi de gelip yine aramıza girmek, eski günlerine geri dönmek sana yakışır mı?.. diye çıkıştılar.

-Eee sonra ne oldu?

-Sonra ne mi oldu?.. Tabii aralarından ayrılış o ayrılış!.. Şu anda Medine’den aldığım güzel bir abiye kıyafet içinde, kötü alışkanlıklarından kurtulmuş mutlu bir dindar hanım olarak evimde ibadetimdeyim. Beş vaktimi kılıyorum, kaza namazlarımı da kılmaya başlamış bulunuyorum. Fırsat buldukça dinî kitaplar okuyor, kendimi bilgilendirmeye gayret ediyorum. Meğer biz ne gafil, ne cahil bir hayat yaşıyormuşuz da haberimiz yokmuş. Hayatımın konken masalarında geçen kısmını ateşte yaktığım seneler, aylar olarak görüyorum. Allah sizin gibi dini bilenlerden razı olsun. Siz beni teşvik etmeseydiniz bu sonuç olmayacak, başkalarının dediği gibi konken masasından seccadeye dönüş gerçekleşmeyecekti. Bizleri baştan dışlamayan sizin gibi din adamlarına ihtiyacımız var. Bize dua edin, lütfen...

-Hanımefendi duası istenecek biri varsa o da sizsiniz. Siz bize dua edin. Çünkü baştan o hayattan kurtulma niyetine girmişsiniz, arkasından da Peygamberimiz’in davetine layık olmuşsunuz, konken masasından seccadeye dönmüşsünüz. Büyük bir zoru başarmışsınız. Siz bize dua edin... diyerek telefonu kapatıyor ve düşünüyorum.

-Arkadaşları konken masasında kalıyor, “Rabb’im beni bu hayattan kurtar” diye dua eden biri, ayrılıp seccadeye dönüyor.

Demek ki “Yağ mumu isteyene yağ mumu, bal mumu isteyene de bal mumu veriliyor bu âlemde!..” Yeter ki samimi olarak istensin, gönülden dilekte bulunulsun...

                                 AHMED ŞAHİN
 
 

 
 
Küçüklüğünden itibaren yetiştirildiği katı Presbiteryen geleneğini terk edip Müslüman olan eski bir misyoner papaz ile yaptığı çarpıcı röportaj.
 



 

Andreas Palaylogos şimdiki adıyla Abdullah Palazoğlu , onu önemli kılan şey sade bir hristiyan iken İslam'ı seçmesi değil. Yüksek rütbeli bir hristiyan din adamı iken Müslüman olması şüphesiz.

Küçüklüğünden itibaren yetiştirildiği katı Presbiteryen geleneğini terk edip Müslüman olan Abdullah ile Konya ofisimizde bir röportaj gerçekleştirdik.

6 Ocak 2004 tarihinde Konya Selçuklu müftülüğüne gidip Müslüman oluyor Andreas , sonrada Abdullah yapıyor ismini. T.C.U (Texas Christian Univercity) ' da hrsitiyan teolojisi okuması için Roma tarafından kendisine burs veriliyor, burada ''Thelogy Faculte'' bölümünde okuyor 6 yıllık üniversiteden önce hrsitiyan'lık üzerine ön eğitim alıyor üniversiteden sonra 2 yıl Vatikan'da zorunlu eğitime tabi tutuluyor, daha sonra 2 yılda Yunanistan Agios Oros (Kutsal Dağ) 'da bir eğitimden daha geçiriliyor burada tam bir ruhban ve keşiş olarak eğitiliyor. Burada yetiştirilenler ise dünyanın çeşitli yerlerine misyoner temsilcisi olarak atanıyor. Daha sonra İstanbul Güngören Protestan kilisesinde bir eğitime tabi tutuluyor. Buradan Konya'ya gönderiliyor görevi ise ev kiliselerini organize etmek . Bu dönem içinde vesilelerle Müslüman oluyor Abdullah Palazoğlu , işte onu İslama götüren yolu bize anlatmasını istedik Abdullah'dan . Kendisiyle yaptığımız röportajı etkilenerek okuyacağınızı tahmin ediyoruz.

Hakk'a Yürüyüş (HY) :
İlk önce röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için size teşekkür ediyoruz. Bize kendinizi kısaca tanıtırmısınız.

Abdullah :
1973 doğumluyum Ermeni kolejini bitirdikten sonra bursla T.C.U (Texas Christian Univercity- Thelogy Faculty) Fortword , Texas Amerikaya gittim . Daha sonra yine Amerika da 2 yıl staj yaptım , ardından 2 yıl Vatikan ve 2 yıl Yunanistan'da eğitim aldım ve Türkiye'ye geldim . Türkiye'de çeşitli resmi ve ev kiliselerinde görev yaptım. Yüksek Papaz ( High Priest) rütbesinden , 6 Ocak 2004'te istifa edip Müslüman oldum ve Andreas olan adımı Abdullah yaptım.

HY :
Sade bir hristiyan olmak ve yaşamak varken din adamlığını seçmenizdeki gaye nedir. Bir arayış diyebilirmiyiz buna .


Abdullah:
Bunu ben seçmedim , zaman ve şartlar doğrultusunda bana gelen teklifleri değerlendirdim ve o zaman bunun doğru olacağını düşündüm. Okudugum Ermeni kolejinde yetenekli görülen öğrencileri bu yönde çalışmaya teşvik etmek için verilen burslar ve telkinlerle bu duruma geldim ve Teoloji okumaya başladım sonrada Hristiyan bir din adamı oldum.


HY:
Hristiyan bir din adamı iken Müslümanlığa ve Müslümanlara bakış açınız neydi öğrenebilirmiyiz.


Abdullah :
Müslüman kardeşlerim bana o zamanlar , potansiyel terörist, fundemantalist, fanatik ve kökten dinci imajı veriyorlardı, hatta insanlıkları konusunda bile önyargı ile yaklaşıyordum. Bunun nedeni aldığımız önyargılı eğitimdi şüphesiz.


HY:
Peki nasıl Müslüman oldunuz. ?


Abdullah :
Konya'da bir gazetenin Konya il temsilcisi olan arkadaşımın iddiası ve benim bu iddiayı ciddi bir şekilde araştırmaya kalkışmam benim islam'la şereflenmeme sebeb oldu. Arkadaşımın iddiası şuydu ; Tevrat, Zebur ve İncil'de Peygamber efendimizin geleceği 114 yerde yazılı olduğuydu. Bunun kanıtı ise Bediüzzaman 'ın 19. uncu mektubu, diğer adıyla Mucizat-ı Ahmediyye idi. Yaklaşık 2 yıl süren çok ciddi ve derin bir araştırmadan sonra gördüm ki arkadaşım doğru söylüyor , şimdiki hristiyan teologlarının ısrarla üstünü örttüğü ve reddettikleri Muhammed (sav), kendi kutsal kitablarında müjdeleniyordu, bu beni hem dehşete hem şaşkınlığa düşürdü, bunun üzerine istifamı vermeyi ve İslam'la şereflenmeyi uygun gördüm.


HY:
Müslüman olduktan sonra çevrenizin tepkisi ne oldu olumlu ve olumsuz olarak.


Abdullah:
Amerika'dan ve İtalya'dan gelen heyetlerin çok ciddi, maddi, manevi ve psikolojik baskılarına maruz kaldım, bu yüzden mide kanaması geçirdim saçlarım ağardı ve döküldü , halada dökülüyor. Din kardeşlerimle ise ilk başta kabullenmeme sıkıntısı yaşadım. Çevremi kaybettim ve en sonunda elimde küçük bir çanta dolusu elbiseyle kalakaldım.


HY:
Misyonerliğe bakış açınız nedir.


Abdullah:
Benim o zamanki mezhebim ilk eğitim aldığım sistemde misyonerlikten ziyade ruhbanlık vardı , keşiş yetiştirmeye yönelikti. Mezhepsel nedenlerden dolayı bugünkü manada misyonerliğe zaten karşıydık., bu çalışmaları şiddetle reddederdik. Çünkü hristiyanlık bütün dünyada duyulmuş bir dindir. Merak eden gelir kilisede öğrenir, sokaklarda İncil dağıtmak Hristiyanlığı ayağa düşürmek yani aşağılamak anlamına gelir, bu yüzden bu tür çalışmaları doğru bulmuyorum.


HY:
Türkiyede misyonerlik faaliyetleri nasıl yürütülüyor, bu konuda bilgi verebilirmisiniz.


Abdullah:
Şu anki durumlarını bilmiyorum , ama benim zamanımda çok disiplinli , sistemli ve düzenli bir çalışma şekli vardı. Bir hiyerarşi içinde hareket edilir ve bu işler için ciddi manada fonlar aktarılırdı. Türkiyenin hemen hemen bütün bölgelerine ulaşılmış durumda , hatta mütedeyyin olarak bilinen Konya'da bile bir çok apartman kilise mevcuttur. Buralarda genelde üniversite öğrencileri Hristiyanlık propagandasına tabi tutulurlar. Hristiyan misyonerleri bu bölgelerde işi şansa bırakmaz ve profesyonel manada insan ilişkileri dersleri almış uzman teologlar tarafından faaliyetleri sürdürülür. Özellikle kendini henüz bulamamış fıtratını ortaya koyamamış genç kesim bu işe tevessül etmektedir.


HY:
Müslüman coğrafyada devam eden işgal, tecavüz ve beraberinde gelen mücadele hakkında görüşleriniz nelerdir.


Abdullah:
En çok üzüldüğüm konulardan birisi bu hatta bazen sinirleniyorum bu yüzden , Filistin'e , Afganistan'a ama en çokta Çeçenistan'a gidip rus domuzuyla savaşmayı istediğim çok anlar oluyor. Hatta bu konuyu ciddi manada düşünüyorum , hristiyan bir din adamı iken bütün mesaimi bu yolda harcadım insanlara hristiyanlığı anlattım gayret ettim , ama şimdi bu gayretin daha fazlasını İslam yolunda Allah rızası için yapmalıyımki samimiyetimi ortaya koyabileyim , bende bu uğurda verebileceğim en iyi şeyin canım olduğunu düşünüyorum ve ŞEHİD OLMAK İSTİYORUM. Afganistanda'ki , Filistindeki, Çeçenistandaki, Iraktaki kardeşlerimden kendimi ayrı görmüyorum, bu kardeşlerimle omuz omuza vermeyi ve zulme dur diyebilmeyi istiyorum.İnşaAllah Allahu Teala bana bu fırsatı verir diye de ümit ediyorum.


HY:
Bundan sonraki hedefleriniz nedir


Abdullah:
Aslında tek kelimeyle hizmet, yani Allah yolunda , Allah rizası için İslama ve Müslümanlara elimden geldiğince ve gücüm yettiğince hizmet etmek istiyorum.


HY:
Son olarak bizlere ve dergi okuyucularımıza ne söylemek istersiniz.


Abdullah:
Sizlere ve kardeşlerime acizane tavsiyem şudur ki DİNİNİZE SAHİP ÇIKIN . İnsanca yaşamanın ve insanca bir yol tutmanın en güzel yolu İslam'dır ben bunu gördüm . Elinizdeki bu altın fırsatı geri tepmeyin ve davanıza sıkı sıkı sarılın .


HY:
Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için dergimiz ve okuyucularımız adına size teşekkür ediyoruz .

Abdullah:
Bende size teşekkür ediyorum ve buradan tüm okuyucularınıza selamlarımı iletiyorum. Allah yar ve yardımcınız olsun.

Röportaj: Mustafa Seyfullah Kılıç

Kaynak: Haber Vakti



Ben Ağustos 1999’da İslam’ı seçtim. Fakat dürüstçe söylemem gerekirse, Ocak 1999’da durumum hiç de parlak değildi. Hayatım parçalara ayrılmak üzereydi. Yaşım 23’tü, evliydim, Eylül ayında doğmuş bir kız çocuk sahibiydim, bir meksika restoranında tüm gün çalışıyordum, kocam ise hem koleje devam etmek hem de çalışmak için Virginia’da yaşıyordu. Kocam bir Hintli’ydi ve Ocak 1999’da yeşil kartını almıştı ve kartını alır almaz kendi planlarını uygulamaya başladı. Bu planların içinde ben ve çocuklarım yoktuk.
Beraber çalıştığım insanlar büyük oranda Hintli ve Pakistanlıydı. Bu insanların çoğu Müslümandı ama Amerikanlaştıkları için yeterince dindar değillerdi. Tabi, aralarında dinine sıkı sarılanları da vardı. Mutfakta çalışan Pakistanlı birisi vardı. İsmi Osman’dı ve her zaman çok sessizdi. Ben onun kuzeni Asjid’le yıllarca çalışmıştım ve her zaman iyi geçinmiştik. Osman Casa Rico’da yeniydi ve onun Asjid’in kuzeni ve Müslüman olması dışında hiçbir şey bilmiyordum.


Eşimin Hindistan’a gidişinin ardından bir gün işyerinde çalışırken ruhsal olarak tam bir çöküş yaşadım. O gün kafamda düşünceler karman çormandı. İçimde büyük bir başarısızlık ve çöküş hissi yaşıyordum ve ölmek istiyordum. O gece eve gittim, hapları elime aldım ve her şeye bir son vermeyi istedim. Allah’ın beni düşünmediğini hissediyordum.

İçinde bulunduğum şartların iyileşmesi için O’na dua ediyordum, ama her şey daha da kötüye gidiyordu. Neredeyse her gece İncil’i açıp okuyor ve sorunlarıma cevap arıyordum. Ama benim durumuma uyan hiçbir bölüm yoktu. Anlaşılan, benim hayatımın ilahi sözlerle ya da ilahi planla hiçbir ilgisi yoktu. Tam hapları yutacakken son anda çocuklarım aklıma geldi ve beni hastaneye götürmesi için annemi aramakla yetindim.


O gece ciddi duygusal stres teşhisiyle psikiyatri kliniğine yatırıldım. İki gün boyunca hiçbir şey yapmadım, sadece ağladım, ağladım. Uyumadım, bir şey yemek istemedim, sadece ölmek istiyordum. İkinci günün sonunda hastane görevlileri benimle ilgilendi ve uyumam için bana hap verdiler. 12 saat sonra şişmiş gözler ve kırık bir kalple uyandım. Ama kendimi daha iyi hissediyordum. Bir danışmanla üç saat süren bir görüşme yaptım. Görüşmeden sonra hayatımla ilgili tüm hedefleri belirledim ve çocuklarımın iyiliği için mücadele etmeye karar verdim.

Ziyaretçi saati geldi ve hemşire yanıma gelerek bir ziyaretçim olduğunu söyledi. Ona kim olduğunu sordum, bana “Osman” dedi. İçeriye girdiğinde ben hemen ağlamaya başladım. Bana cesur olmam gerektiğini söyledi ve eğer istersem benimle konuşmak istediğini söyledi. Onu dinlemeye hazırdım. Bana hiçbir zaman unutmayacağım bir cümle söyledi:

"Benim ülkem fakirlik ve bir sürü sorunları olan bir ülke. Ama hiçkimse depresyona girip kendisini öldürmeyi denemez. Biliyor musun neden?”

“Hayır” dedim “Neden?”

"Çünkü benim ülkemdeki insanlar müslüman. Onların Allah’ın son sözü olan Kuran’ı var. Bu Kuran, senin sorularına ve daha pek çok soruya cevap verir. O sana huzur verecektir, eğer Ona inanırsan tabi.”

Osman’ın cevabı buydu. Hastaneden çıkar çıkmaz İslam’ı araştırmaya yemin ettim kendi içimde. O gece yatakta uzanıyordum ve hayatımın eğer kararlı olursam nasıl değişebileceğini düşündüm. Sadece sorularımın cevaplarını bulmak için nereye bakmam gerektiğini bilmem gerekiyordu. Kuran’ı ve İslam hakkında ne kadar az şey bildiğimi düşündüm. Bu sırlı kitabı merak etmeye başladım.

Ertesi sabah doktorumla buluştum. Odasına girdiğimde gözlerime inanamadım. Çünkü karşımda Pakistanlı bir Müslüman doktor duruyordu. İnanamadım buna. Benimle yaşadığım ruhsal çöküntü hakkında konuştu. Ben de onun sorularına ağlamadan olabildiğince iyi cevaplar vermeye çalıştım.

Bir sessizlik anından sonra benim için taburcu kağıdını doldurmaya başladı. Bu anı ona İslam hakkında soru sormak için bir fırsat olarak gördüm.

Derin bir nefes aldıktan sonra önündeki kitabı kapattı. Bana İslam hakkında ne bildiğimi sordu, ben de ona müslüman arkadaşlarım olduğunu söyledim. Güldü ve ihtiyaç duyduğum her türlü bilgiyi vermekten mutlu olacağını söyledi. Bana Muhammed’den (asm) ve onun Allah’ın son elçisi olduğundan bahsetti. Sonra İslam’ın aslında Hıristiyanlık ve Musevilik ile ne kadar benzer olduğunu, fakat Müslümanların insan ile Allah arasındaki ilişkinin doğrudan olduğuna ve hiçkimsenin bu ilişkiyi bozamayacağına inandıklarını anlattı.

Bana kendi işlediğimiz günahlarımız için sorumlu olduğumuzu ve hesaba çekileceğimizi, bu dünyada kötü işler yapan ve Allah’a inanmayan insanların cezaya uğrayacaklarını söyledi. Ve bana Allah’ın tüm problemlerimin çözümü olduğunu, Kur’an’ın en iyi mutluluk reçetesi olduğunu ifade etti. Sonra antidepresan reçetesini imzalamamı, İslam’ı iyice incelememi, bir problemim olduğunda gelip kendisini ya da arkadaşlarıyla konuşabileceğimi söyledi. Ayrıca bana düzeleceğimi, İslam’la birlikte belki ilaca ihtiyacım olmayabileceğini anlattı.


O gün hastaneden ayrıldım. Ertesi gün boşanma dilekçesi doldurdum. Daha önemlisi, tüm kalbimle İslam’ı araştırmaya başladım. Osman bana okumam için bir sürü kitap aldı. Bu beni iyice kamçıladı. Başka bir gün Osman İslami kitaplar almak üzere beni ve çocuklarımı bir Pakistanlının işlettiği bir kitabevine götürdü. Dükkan sahibi, benim İslam’a ilgi duyduğumu görünce çok heyecanlandı. Bana ilk Kuranımı hediye etti. O gece eve vardığımda çok mutluydum. Kuran’ı açtım ve okumaya başladım. Sabahın dördüne kadar okumaya devam ettim. Onu bir türlü elimden bırakamıyordum. Bakara Suresi çok yoğundu. Kuran içimde öyle duygular uyandırdı ki… Sanki Allah benimle konuşuyor gibiydi. İşte gerçekten bu bir cevaptı. Kuran tüm hayatım boyunca merak ettiğim şeylerden bahsediyordu. Öldüğün zaman ne olur? İsa tanrı mıydı? Niçin İsa bizi yaratan tanrı olduğu halde tüm günahlarımız için ölmek zorundaydı? Tanrı bizim için ölebilir miydi? Kuran, kanıtlarla konuşuyordu… nehirlerden ve okyanuslardan bahsediyordu. Nasıl birbirleriyle birleştiklerini ve belli bölgelerde nasıl tuzlu su ile tatlı suyun birbirine karışmadan aktıklarını anlatıyordu. Kadının rahminin içinde hayatın oluşum süreçlerini anlatıyordu. Muhammed (sav) bunları nasıl bilebilirdi ki? Bir okulda eğitim görmemiş, okuma yazması olmayan biri.. Yakın zamana kadar insanların bilmediği şeyleri o nasıl bilebilirdi? Kuran suyun üzerinde yüzen gemilerden bahsediyordu, çelikten yapılan. Muhammed(sav) bir çölde yaşadı. Kuran dağlardan bahsediyordu. Bu dağların toprağın altında adeta bir çivi gibi sabitlendiklerini anlatıyordu. Bunlar Allah’ın delilleriydi. Ve biz bunlara inanmalıydık.

Ben müslüman olmayı istedim. Yaşıyor olmamın gerekçesi buydu. Müslüman olmak. Allah’ın kölesi olmak.


Ağustos 1999’da kelime-i şehadet getirerek müslüman oldum.

Hayatımın en mutlu günüydü.

Nisan 2000’de, Osman bana evlenme teklif etti. Onun teklifini kabul ettim. 13 Nisan 2000’de evlendik. Her şey çok mükemmel geçti, elhamdülillah. Çocuklarımın durumu gayet iyi. Ben tüm gün kolejdeyim. Önümüzdeki Mayıs ayında hemşire diplomasıyla mezun olacağım. Benim İslam’ı seçmemde bana kocam yardımcı olmuştu. Allah plan yapanların en iyisidir. Galiba ben de Allah’ın planına dahildim. Buna inanmak için yeterince sebebim var artık.


Alıntı Kaynağı: Zafer Dergisi Şubat 2007 Sayısı - http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=2010



Ünlü İngiliz gazetecinin İslâm'a yolculuğu: YVONNE RIDLEY


YVONNE RIDLEY, tesettürlü İngiliz gazeteci. Müslüman dünyada sıradışı görüşleriyle İslâm’ı savunmasıyla tanınıyor. Afganistan’da Taliban tarafından kaçırıldıktan 30 ay sonra Müslüman oldu. İngiltere’deki Müslüman cemaat tarafından sevilen bir isim. Müslüman olduğu dönemde Sunday Express gazetesinde kıdemli gazeteci olarak çalışıyordu. On yıl boyunca ünlü Fleet Caddesi’nde The Sunday Times, The Observer, Daily Mirror ve Independent gazetelerine haber ve yorum yazdı. 30 yıllık meslek hayatı boyunca BBC TV ve radyosunda, CNN, ITN ve Carlton TV’de Afganistan, Irak ve Filistin’le ilgili programlara, gerek programcı, gerek sunucu gerekse yapımcı olarak katkıda bulundu. Kadın hakları yanısıra, savaş karşıtı görüşleriyle biliniyor. Irak, Filistin, Afganistan, Çeçenistan, Keşmir ve Özbekistan, İslâm’da Kadın, Terörle Savaş ve Gazetecilik gibi konularda dünyanın çeşitli yerlerinde ders ve konferanslar veriyor. Yayınlanmış iki kitabı var: “Taliban’ın Ellerinde” ve “Cennet’e Bilet.” Yvonne Ridley, şu anda İslâm Channel adlı bir televizyon kuruluşunda siyasî editör olarak görev yapıyor. Ayrıca New York’ta çıkan Muslims Weekly gazetesinde köşe yazarlığı; yüksek tirajlı gazetelerde Müslümanlarla ilgili konularda düzenli yorumcu olarak gazetecilik mesleğini sürdürüyor.


Önce size Yvonne Ridley’in sıradışı ve ilginç İslâm yolculuğunu onun diliyle aktarıyoruz:

“Eylül 2001’de, yani Birleşik Devletler’e yapılan terörist saldırıdan sadece on beş gün sonra, baştan ayağa mavi bir burkaya bürünmüş olarak, bir gazeteye Afganistan’daki baskıcı rejim altında yaşanan hayatı kaleme almak maksadıyla, bu ülkeye sızdım. Fakat burka içinde saklanmaya çalışmam bir işe yaramadı ve benim oralı olmadığım anlaşılınca yakalandım. On gün boyunca beni alıkoydular.

Beni alıkoyan kişilerle ağız kavgası yaptım, onlara küfrettim. Bana “kötü kadın” diye isim taktılar. Ama Kur’ân okuyacağıma ve İslâm’ı inceleyeceğime söz verirsem, beni serbest bırakacaklarını söylediler. Ben de onlara söz verdim. Dürüst olmak gerekirse, benim serbest kalmamdan onların mı yoksa benim mi daha mutlu olduğundan emin değilim.

Londra’ya geri döndüğümde, İslâm’ı inceleyeceğime dair verdiğim sözü tuttum. Ve keşfettiğim şeyler beni büyüledi. Kur’ân bölümleri arasında kadının nasıl dövüleceğine, kızların nasıl baskı altında tutulacağına dair şeyler okumayı bekliyordum. Ama tam tersine kadının özgürleşmesini teşvik eden pasajlar okudum. Taliban tarafından yakalanmamdan iki buçuk yıl sonra Allah’ın hidayetiyle İslâm’a dahil oldum. Dost ve akrabalarım arasında utanç, hayal kırıklığı yaşayanların yanı sıra cesaret verenleri de oldu.”


Yvonne Ridley’in Müslüman olduktan sonra yaptığı ilk işlerden birisi, giyim tarzını İslâmî kurallara uydurmak oldu. Ridley, tesettürlü giyimi tercih etmesini bir yazısında şöyle açıklıyor:


“Tesettür Kur’ân’da yazılıdır, farzdır, Müslüman bir kadın örtünmekle yükümlüdür. Bir dine mensup olan kişi, o dinin gereklerinin bir kısmını alıp, bir kısmını terk edemez. Örtünmeyen, tesettüre girmeyen Müslüman kadınları yargılamıyorum ve onları tenkit etmiyorum. Seçimlerini yapmışlardır...”


Kendisiyle yapılan röportajlara verdiği cevaplarda Ridley’in Müslümanlığı seçişinde İslâm’ın kadına verdiği önemin özel bir yeri olduğu da anlaşılıyor. Bu konuda Batılı politikacıları kıyasıya eleştirmekten de geri durmuyor Ridley:


“Her iki tarafta [Batı ve İslâm] bulunmuş birisi olarak, İslâm dünyasında kadınlar konusunda ağlayıp sızlayan Batılı erkek politikacıların çoğunun ne konuştuklarından haberi olmadığını söyleyebilirim. Bu politikacılar tesettür konusunda, çocuk yaşta evlilikler, kadınların sünnet edilmesi, töre cinayetleri ve zoraki evlendirme konularında hiç haketmediği halde İslâm’ı suçluyorlar. Kendini beğenmişlikleri ve küstahlıkları, cehaletlerinin önünde gidiyor.

Bu kültürel meselelerin ve geleneklerin İslâm’la hiçbir ilgisi yok. Kur’ân dikkatle okunduğunda görülecektir ki, 1970’li yıllarda Batılı feministlerin elde etmeye çalıştığı her hak, Müslüman hanımlara 1400 yıl önce verilmiştir. İslâm’da kadın maneviyatta, eğitimde ve değerde erkekle eşittir; kadının çocuk doğurması ve onu terbiye etmesi müspet bir nitelik olarak görülür, övülür.

İslâm kadına bu kadar çok değer verdiği halde, niçin Batılı erkekler Müslüman kadınların kılık kıyafetiyle takıntı derecesinde ilgileniyorlar? Onlara soruyorum hangisi daha özgürleştirici: Eteğinizin boyu ve cerrahi müdahaleyle şekle sokulmuş göğüsleriniz üzerinden değerlendirilmek mi; yoksa karakteriniz ve zekanız üzerinden değerlendirilmek mi? İslâm’da üstünlük dindarlık ve takva iledir –güzellik, zenginlik, güç, konum ya da cinsiyetle değil!”


Aslında Yvonne Ridley, kendisine din olarak İslâm’ı seçmezden evvel de, dindar bir Hıristiyandı. Düzenli olarak Kilise’ye devam ediyordu. Kendisinin bu zamana kadar niçin İslâm’a uzak kaldığını sonradan yaptığı bir değerlendirmede şu cümlelerle izah ediyor:


“Geriye doğru baktığımda nerede zehirlendiğimi anlıyorum. Ben İngiltere’nin kuzeyinde küçük bir kasabada büyüdüm. Sadece Protestanlar ve Katolikler vardı. İran Devrimi sırasında şekillendi benim İslâm hakkındaki düşüncelerim. İranlılar birçok Amerikalıyı rehin almışlardı. O sırada Hollywood devreye girdi. Not Without My Daughter (Kızım Olmadan Asla) filmini izledim. Travmatikti. Betty Mahmudi ve kızının İranlı kocası tarafından maruz kaldığı kötü durumları konu alıyordu. Filmi beyaz perdede izledim. Sonra kitabını da okudum ve İslâm’ın kadını kadınlıktan çıkardığını ve onları köleleştirdiğini ve baskı kurduğunu düşünmeye başladım.”

Ridley’in İslâm ve kadın hakkındaki bu yanlış kanaatleri Kur’ân-ı Kerim’i incelemesiyle birlikte son buluyor:

“Taliban üyelerine verdiğim söz nedeniyle Londra’ya döndüğümde Kur’ân-ı Kerim’i okumaya başladım. Arkasındaki indeksten kadınla ilgili tüm bölümleri tespit edip o bölümleri okudum. Kadına ve aileye karşı ne kadar merhametli olunması gerektiğiyle alâkalı bölümler özellikle dikkatimi çekti. Okuduklarıma inanamadım. Çünkü kadına yönelik şiddet ve aşağılama iddialarına karşın, Kurân kadın eşitliğini, onun manevî kişiliğini tanıyordu. Eğitime çok önem veriyordu. Kadının evli ya da bekâr olsun, eğitim için evin dışına çıkması ona bir görev olarak sunuluyordu. Bu beni hayrete düşürdü. Daha sonra kadının boşanma hakkı, mülk edinme hakkı, miras haklarına baktım, onları inceledim. Kur’ân’ın bu meseleleri 1400 yıl önce açıklığa kavuşturmuş olduğunu hayretle gördüm. 17. yüzyılda Amerika ve İngiltere’de kadınların elde etmeye çalıştıkları hakların onlardan çok daha önce Müslüman hanımlara verilmiş olması, benim için gerçekten çok değerli bir keşifti.”


Ridley, keşfettiği bu bilgiden sonra İslâm coğrafyasında yaptığı seyahatlerde Müslüman kadınları daha yakından tanımaya çalışmış. Ve sonuçta İslâm’ın neden günümüze kadar bu kadar güçlü bir şekilde gelebildiğine dair bir başka sonuca ulaşmış:

“Ben İslâm’ı kabul ettikten sonra dünyanın farklı bölgelerinden müslüman kadınlarla temas kurma imkânı buldum. Asya’dan, Ortadoğu’dan, Avustralya’dan, Avrupa’dan, Güney Afrika’dan, Hindistan’dan, Yeni Zelanda’dan. Hepsi de, diplomalı olsun ya da olmasın, parlak fikirliydi, güçlü ve esnek kimselerdi. Ve genellikle bu kadınlar ‘ilk eğitici’ konumundaydı. Buradan İslâm’ın günümüzde niçin güçlü olduğunu anladım. Bu, mücahidler ve onların çabalarından ileri gelmiyordu sadece. Aynı zamanda, kadınların büyük katkısı vardı. Çünkü onlar İslâm’ı kendi çocuklarına, onlar da kendi çocuklarına aktardılar. Dolayısıyla İslâm’ın koruyucusu aslında kadınlar oldu. Kadınların önemi İslâm’da o kadar büyük ki, ilk Kurân’ın muhafaza edilmesi görevi bir kadına verilmişti.”


Ridley’in Müslüman olmasıyla birlikte yaşadığı açılımlar, onun Batı-İslâm, Hıristiyanlık-Müslümanlık, İncil-Kur’ân.. arasındaki farkları da daha iyi kavramasını sağlamış. Söz gelimi, İncil ile Kur’ân hakkında söyledikleri biz Müslümanlar için bile gerçekten ilginç:

“İslâm’ın güzelliği şu ki, Kur’ân 1400 yıl boyunca en ufak bir değişikliğe uğramamış. Düşünürseniz, bu müthiş bir güç aslında. Yani, değişmesi için herhangi bir ihtiyaç duyulmamış. Ben Kur’ân’ın mushaf halini alışını incelediğim gibi, İncil’in de bu konudaki tarihsel geçmişini inceledim. İncil, Hz. İsa’nın vefatından yetmiş yıl sonra kitap haline getirildi. Bir gazeteci olarak günün yirmi dört saati haberlerle iç içe olan birisiyim. Yetmiş yıl sonra yazılan bir haber ne kadar tam doğru olabilir ki? Anladım ki, değişik İncillerin birbiriyle çelişmesinin arkasında bu tarihsel geçmiş yatıyor.


Kur’ân-ı Kerim’in başlangıcından bugüne en ufak bir değişikliğe uğramamış olmasının onun en güçlü yanlarından biri olduğunu vurgulayan Yvonne Ridley, bu noktadan hareketle “İslâm ve modernleşme” sorununa da kesin cümlelerle yaklaşıyor:


“Bazıları İslamın güncellenmesi, modernleştirilmesi gerektiğini söylüyor. Kanadalı lezbiyen bir yazar İrşad Manji, bazı şeriat kurallarının değiştirilmesi gerektiğini ifade ediyor meselâ. Daha başkaları da var. Ben de onlara söylüyorum ki, Kur’ân bizatihi mükemmeldir ve değiştirilmesine ihtiyaç yoktur. Müslümanlar kendi içlerindeki modernleşme hareketlerine dikkat etmeliler. Çünkü modern bakış açısıyla bizim büyük inancımızı parçalamaya ve bizi kandırmaya çalışıyorlar. Hıristiyanlık gibi melez bir din haline getirmeye çalışıyorlar.

Günümüz Hıristiyanlığına bir bakın. Hıristiyan kiliseleri bölündü. Gay din adamları, gay papazlar var. Değişik gruplara hitap eden değişik kiliseler var. Kadın piskoposu olan kiliseler açılıyor. Böylece yeni icad edilen bazı unsurları dine sokmaya çalışıyorlar. Dini popülerleştirme, bu işi yapmanın yollarından birisi. Ama bunlar İslâm açısından işe yaramaz.”

Yakın zamanda Ridley ismini ön plana çıkartan bir başka olay, Danimarka’da patlak veren karikatür krizine verdiği güçlü tepkiydi. Bu tepkide Hıristiyan liderlerin bizim pek duymadığımız ilginç görüşleri de yer alıyor:

“Danimarka medyası İslâm'dan bihaber. Bu sadece onların değil, tüm Batı dünyasının İslâm konusundaki cahilliğini de ortaya koydu. Bunu ‘fikir özgürlüğü’ adı altında yapıyorlar. Bu tamamen bir yalan. Kabul edilemez. Hemen her sabah İslâm kanalı "Islamic Channel"da program yapıyorum. Özgürlüğüm var, fakat bu bana kötü lisan kullanmamı gerektirmiyor. Tüm görüşlere saygı gösteriyorum. Tepkilerin devam etmesi çok güzel. Devam etmeli. Bunlarla verilmek istenen mesaj çok açık. İslâm ile oynamaya çalışmayın. Bu nazik, hassas bir konu. İman ve inançlarla alay edilmesine izin veremeyiz. Hz. İsa'nın imajının da kötü çizilmesine karşıyız. Hristiyanlar da buna tepki gösteriyor. Hristiyan liderler, şimdi İstanbul, İslamabad ve Cakarta'daki gösterilere ve tepkilere bakıp, ‘Hristiyanlar da inaçlarında böyle güçlü olabilselerdi, Hristiyanlık bugün bir krizin içinde olmayacaktı’ diyorlar.”


Evet, Yvonne Ridley’in sıradışı ihtida öyküsü ve önemli konularda ortaya koyduğu görüşleri bu şekilde. Batı dünyasını İslâm konusunda bilgilendirici ve çarpıtmaları düzeltici bir rol oynarken, Ridley öte taraftan Müslüman dünyaya da İslâm’ın temel sac ayakları hususunda mukavemetli olunması mesajını veriyor.


Tercüme: Hilmi Orhan



İslam'ı Sloganlara Hapsetmeye Gerek Yok


Max ya da yeni adıyla Abdüsselam, İslam’ın bir güneş gibi kalbine doğduğu yeni Müslümanlardan.  “İslam o kadar büyük ki, sloganlara hapsetmeye gerek yok, hayatımızla temsil edelim, yeter.” diyor.

Max Dahlstrand. Yeni ismiyle Abdüsselâm. 1969 doğumlu bu genç İsveçli, şu an bir Müslüman bayanla evli ve birisi 7 yaşlarında, diğeri 8 aylık iki çocuk babası... Bundan yaklaşık on iki yıl önce, Suriyeli bir Müslüman ile tanışmasıyla başlıyor her şey. O günleri şöyle anlatıyor:

“O zamanlar bir din aramıyordum açıkçası... Allah’a inanıyor muydum, onu bile bilmiyordum. O dönemki dinî inanışım beni Allah’a bir türlü yakınlaştıramamıştı. Evet, bir Müslüman’la tanıştım, bana İslâm diye bir dinin hususiyetlerinden bahseden, bana Allah’ın varlığından ve birliğinden bahseden bir insan... Anlattıkları bana çok ilginç gelmişti, beni İslâm’a yakınlaştırmıştı. O dönemden sonra artık Allah’a inanmaya da başlamıştım. Akabinde, Müslüman olmam iki yıllık bir süreç aldı.”
Konuşmalarının devamında, Abdüsselâm (Max), İslâm hakkında öğrenebileceği ne varsa bulup okumaya başladığını söylüyor. Gerçi İsveç’te o dönemde kendi dilinde bir eser bulması çok zormuş. O yüzden de İngilizce eserlerden bilgiler toparlamaya çalışmış. Derken bir gün bir caminin tanıtıldığı bir TV programına rastgeliyor. Hemen adresini alıp gidiyor camiye. Orada, ilk defa toplu halde Müslümanlarla ve kendisi gibi aslen İsveçli Müslüman olmuş kimselerle tanışıyor. İşte o iki yıllık yoğun arayışına manidar bir nokta koyuyor ve orada Müslüman oluyor!


İnsanların doğallığı etkiledi

“Gerçi artık ben hazırdım, sadece bir araya gelebileceğim, bu iş nerede olacak onu arıyordum. Bir de Müslüman olmuş kendi milletimden birilerini görmüş olmak da çok etkili olmuştu benim için. Çünkü ben artık yabancı Müslümanlarla konuşmak istemiyordum; yoksa hemen kitaplar verip bir şeyler empoze etmeye çalışıyorlardı. Halbuki ne de olsa ben Hıristiyan kültüründen geliyordum ve bizde misyonerlik diye bir olgu vardı; bundan da iyice dolmuştuk/ en azından ben!
Beni asıl derinden etkileyen; yaşayan, yaşadıklarını konuşan insanların fıtrî hâlleri olmuştu. Gerçi bunların hepsi de vesileydi, hidayet nihayetinde Allah’ın takdiriydi.” Abdüsselam, Müslümanlık ve İslâm deyince çocukluğunda aklına gelen ilk imajdan bahsediyor: “11 yaşlarındayken, İslâm deyince TV ve gazetelere yansıyan bir İslâm devleti lideri portresi. Ürküten, terör ve şiddeti çağrıştıran bir portre!” Sözün burasında şu soruyu sormadan edemiyoruz: “Bir Müslüman fert olarak şu an çevreye çizilecek portre ne olmalı sizce?” Cevabı çok içten ve samimi oluyor:

“Müslümanlar ille de grup olarak değil, bir fert olarak da tebarüz etmeli... Örnek insanî duruşuyla. Bunda kıyafetin de bir önemi yok. İyi ve güzel bir insan olmak esas olanı. Hani mesela seyahat ediyorsun, bilmediğin bir yere geliyorsun, yardım isteyeceksin, bir yol, bir adres soracaksın... İşte orada yardım isteyeceğin kişinin gözünden anlarsın ya; işte Müslüman o türden bir insan olmalı! Güven telkin etmeli. Mühim olan insanî tarafı yakalamak. Sonra insanlar, güzel bir insan olarak sizi merak edeceklerdir, sonrasında sorular gelecektir. Gelince cevaplamalı. İlgi duyana anlatınca hüsn-ü kabul görür. Yoksa, benim kültürümde misyonerlik tarzı bir tebliğe karşı bir alerji vardır. Cami, dernek gibi kurumlara ziyaretler yapılsa yanlı bakış açıları değişir kanaatindeyim. Ama İslâm’ı yüzeyselleştirmeden, sığlaştırmadan.”

Abdüsselam’a göre sadece siyah ya da beyaz şeklinde değil, detaylı bir şekilde göstermeli İslâm’ı. İslâm o kadar büyük ki, afişe etmeye, slogan kalıplarına sokmaya hiç gerek yok: “Dışarıdan Müslümanları çok sığ görüyorlar. Aslında çok derin olduğu, kaynaklarının çok eski ve çok köklü olduğu gösterilmeli. Ta ilk insandan, Hz. Adem’den günümüze gelen köklü tarihi, esrarı. İnsanlar da köklü ve eski bir şeyler arıyor zaten. Bazıları ise günümüzde İslâm’ı modernize etmeye, modern yeni bir din gibi göstermeye çalışıyorlar, belki de iyi niyetlerinden... Sanki yeni bir buluşmuş gibi... Aslında hiç öyle değil, insanlığın aradığı da böyle bir şey değil zaten!”


İslam’ı yaşayarak anlatalım

“Avrupa İslâm dışı yaşamak, güven ve huzur bulmak zor. Hayatta bir anlam bulmak çok zor çünkü. Ve bu toplumda insanları farklı yerlere çekmeye çalışan unsurlar var. İnsanları parçalıyor, şaşkın ve değersiz hissediyorsun. Müslüman olduğum ilk günden itibaren değerli olduğumu hissettim. Hayatta yaptığımın bir anlamı var, zor anlarda güçlü bir dayanağım var artık!../ İslâm’ı anlatmada, kelimelerin önemi yok aslında; nasıl söylediğin önemli. Mesela, karşındakinin inançlarının yanlış olduğunu söylemek çok yanlış bir usuldür, bence! Ya da başkalarını Kuran’ın ilimsel, bilimsel delillerle sadece anlatmaya çalışmaktan ziyade, İslâm’ın doğal bir din olduğunu, nasıl olduğunu göstermek daha iyi olur. Zannetmiyorum ki, sahabiler İslâm’ı “böyle inanacaksın” diye ikna etmeye çalışmak daha etkili olur bence. Mesela Sahabi; güzel yaşantılarıyla gösterdiler, böyle anlattılar ve insanlar İslâm’ı onlarla gördü. İnsanlar, onların tuhaf olmadıklarını, hatta onların İslâm’la daha da güzelleşmiş olduklarını gördüler. Başkalarını ikna etmeye çalışmak doğru değildir yani.

İslâm’ın İsveç’te, Türkiye’de… Güneşte, ayda.. önemi aynıdır. İslâm’ın içindeki her unsuru göstermek, İslâm’ın yaşayan bir kültür olduğunu göstermek. Ve İsveçliler bunu bilmiyorlar! Diğer insanlara karşı daha açık olmalıyız; Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, daha farklı dinlerde olsun.. İnsanlara gülümseyin, iyi olun. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Belki böylelikle, Allah’ın bizlere dağıttığı ışıktan onlar da istifade edebilir.
İyi bir örnek olmaya çalışmalı. Müslüman birisi, Müslüman olmayan birisiyle karşılaştığında belki ona doğruları söylüyordur ama; kızgın, sinirli bir tavrı varsa, beni sevdiğini hissedemem o zaman. E o zaman da bu dinle hiçbir irtibatın olsun istemiyorsun. Sözle davranış birbirini desteklemeli. Ama sana sevgi gösteren bir Müslüman gördüğünde çok farklı oluyor. Zira bütün insanları Allah yaratmıştır, hem de Müslüman fıtratı üzerine yaratmıştır. Belki sadece nefsin Müslüman değildir.

İnsanlara saygı, söylediğin sözden daha önemlidir. Önemli olan doğru şeyleri söylemek değil, doğru şeyleri yapmaktır, göstermektir. Saygılı, hoşgörülü ve herkese açık olmak; bunlar insanları etkileyecektir...”
Bu derin ve samimi sohbet koyulaşıyor... Söz, değişik dinlere mensup olanların birbirleriyle münasebetlerine geliyor. Abdüsselâm (Max), bu yönde bir diyaloğun iki açıdan çok iyi olduğunu belirtiyor; önyargıları yıkmak ve insanların karşısındakinin dinini de öğrenme hakkını kullanması... Bu hususta şunları ekliyor: “Hıristiyanların da hakkıdır İslâm’ı öğrenmek. Bana tavır almış olsaydı bütün Müslümanlar, ben İslâm’ı öğrenemezdim. Bu da Peygamber’in hayatına, sünnete uymayan bir davranış olurdu.”Müslüman olduktan sonra, önceki dini hakkındaki düşüncelerindeki değişiklikler noktasında ise şunları ifade ediyor:
“Müslüman oldum, o zaman Hz. İsa’nın (as) gerçek bir insan olduğunu anladım. Eski inanışımda, buna yaklaşamıyorsun bile! Yerleşik inanışlar bir sosyal hayat, bir anda değişmesi beklenemez.”
Evet, on iki yıllık Müslüman olan ve şu an 36 yaşında olan Abdüsselâm (Max), bu sözlerle anlatıyor Müslüman oluşunu ve İslâm hakkındaki görüşlerini... Eşiyle birlikte bize ikram yarışında bulunurken, o samimi ve içten bakışlarıyla içindekileri yansıtırken, sözlerden çok daha ötesini anlatıyor bir çırpıda. Yani, onun tespitiyle “yolunuzu kaybetseniz, ilk görüşte adres sorabileceğiniz” bir güvenilirlik ve samimiyette bir duruşla!


Yazar Av.Ramazan Kerpeten  / Gencadam

 ~ 

Bu konunun linki : 

Yukarıdaki linki arkadaşlarınıza göndermek için kullanabilirsiniz ve bu sayfada; *HİDAYET ÖYKÜLERİ* hakkında bilgiler nedir yazıları veya şiirleri gibi sözleri veya resimleri *HİDAYET ÖYKÜLERİ* siteleri gibi benzer birçok forum konularını bulabilirsiniz.

 ~ 

Son Forum Mesajları

Kaynak linkimizi belirtmek koşulu ile her türlü bilgiyi kopyalayabilirsiniz. Forum içerisinde yazılan tüm mesajların hukuki sorumlulukları mesajları yazanlara aittir. Üyeler, üyelik sözleşmesi gereği bu kuralı kabul etmiş sayılır. Ziyaretçilerimiz bu forumu kullanmadan önce Forum Kurallarını okumak zorundadırlar. Aksi durumda meydana gelecek bütün olumsuz durumlardan ziyaretçilerin bizzat kendileri sorumludur. Sitemizde telif, kişi haklarına; yasalara aykırı olduğunu düşündüğünüz bir konu görürseniz bize aşağıdaki iletişim adresinden ulaşabilirsiniz.

1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60 100, 150, 200, 250, 300, 350, 400, 450, 500, 550, 600, 650, 700, 750, 800, 850, 900, 950, 960

© 2006-2019 ilgiliFORUM.com