Makedonya sorunu, Balkanlar ve Türkiye

 
Bu konu ile benzer olabilecek diğer forum sayfaları
 
 
 
 

Makedonya sorunu, Balkanlar ve Türkiye - 11



Balkan Balkanlar Makedonya Türk Türkiye forum

 

Balkanlar'daki Tarihsel Mirasa Sahip Çıkalım

Türkiye geçmişte olduğu gibi, bugün de Osmanlı mirasına ciddi bir biçimde sahip çıkmaktadır. Bu noktada yapılması gereken önemli işlerden biri de, Osmanlı'nın kurmuş olduğu "nizam"ı tarihsel delilleriyle ortaya koymak ve dünyaya anlatmaktır. Bugün Balkanlar'daki Sırp milliyetçileri ya da Arap ülkelerindeki aşırı Arap milliyetçileri, Osmanlı'yı; Balkanlar'ı ya da Ortadoğu'yu sömürmüş emperyalist bir güç olarak resmetme çabasındadırlar. Bu asılsız, ancak etkili propagandaya karşı Türkiye, tarihsel gerçekleri ortaya koyarak, Osmanlı döneminde Balkanlar ve Ortadoğu'da nasıl bir istikrar, adalet, barış ve nizam kurulduğunu izah edecektir.

Türkiye'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun varisi olarak, eski Osmanlı toprakları üzerinde bir nüfuz elde etme şansına sahip olduğu, zaman zaman dile getirilen önemli bir gerçektir. Ancak bundan daha da önemli olan, Türkiye'nin Balkanlar ve Ortadoğu'ya "nizam" getirmiş olan yegane gücün mirasçısı olmasıdır.

Bu mirasın Türkiye'ye ne gibi bir stratejik ufuk kazandırdığına, üç ayrı yönde bakabiliriz. Birinci yön, Balkanlar ya da bizim eski "Rumeli"dir. Bu bölgedeki ülkelerin hepsi eski Osmanlı vilayetleridir. Dahası, bu ülkelerin hepsinin içinde Osmanlı'dan kalan bir "Türko-İslami" nüfus vardır ve bu nüfus; Batı Trakya, Bulgaristan Türkleri, Müslüman Pomaklar, Makedonya, Arnavutluk, Sancak, Bosna-Hersek hattında ilerleyen ve Balkanlar'ı ortasından ikiye bölen bir "yeşil kuşak" oluşturur. Bu kuşak, eğer iyi değerlendirilirse, Türkiye için potansiyel bir etki alanıdır. Türkiye bu kuşak üzerindeki Müslüman ve Türk nüfusun haklarını koruyarak bölge siyaseti üzerinde söz sahibi olabilir.

Stratejik Ufuk Balkanlar'la Sınırlı Kalmamalı

Ortadoğu'ya baktığımızda bu bölgenin de eski Osmanlı vilayetlerinden müteşekkil olduğunu görürüz. Bu durum Türkiye için büyük bir avantajdır. Türkiye bu tarihsel mirası daha etkili bir biçimde sahiplendikçe, Ortadoğu'daki taraflar arasında uzlaştırıcı bir rol oynayabilir, bölgede büyük bir nüfuz elde edebilir. Fransa bile, bölgeye olan uzaklığına rağmen, Suriye ve Lübnan'da geçirdiği birkaç on yıllık sömürge döneminin hatırasına, Ortadoğu'da nüfuz elde etmeye çalışmaktadır. Hem de bölgeye "nizam" değil, karmaşa getirmiş bir güç olmasına rağmen.

Üçüncü yön olan Kafkaslar/Orta Asya bölgesinde de yine Türkiye için büyük bir potansiyel nüfuz alanı vardır. Kafkaslar, tarih boyunca Rus zulmünden kaçarak Osmanlı'ya sığınmış Müslüman kavimlerin diyarıdır. Orta Asya ise, Osmanlı toprağı olmasa da, Türklük bağıyla Türkiye'ye bağlıdır.

Bu tabloya baktığımızda Türkiye'nin stratejik ufuklarının çok geniş olduğunu görürüz. Türkiye, eğer sahip olduğu Osmanlı mirasını ekonomik ve siyasi güçle desteklerse, gerçekten de 21. yüzyılda çok önemli bir bölgesel güç olabilir. Bu durumda Avrupa ve ABD nezdindeki güç ve prestiji de tahmin edilemeyecek derecede artacaktır. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya/Orta Aysa gibi dünyanın sıcak bölgelerinde söz sahibi olan bir ülkenin gücünün, Amerikalı ve Avrupalı stratejistlerin değerlendirmelerinde önemli yer tutacağı açıktır.

Ancak tüm bu saydığımız stratejik yaklaşım, siyasi ve ekonomik güç kadar vizyon da gerektirir. Bu vizyonun temelinde ise. Türkiye'ye stratejik bir etki alanı kazandıran en önemli faktörolan, Osmanlı mirasıdır.

Sonsöz


Türkiye bu Osmanlı mirasına ciddi bir biçimde sahip çıkmaktadır. Bu noktada yapılması gereken önemli işlerden biri, Osmanlı'nın kurmuş olduğu "nizam"ı tarihsel delilleriyle ortaya koymak ve dünyaya anlatmaktır. Bugün Balkanlar'daki Sırp milliyetçileri ya da Arap ülkelerindeki aşırı Arap milliyetçileri, Osmanlı'yı Balkanlar'ı ya da Ortadoğu'yu sömürmüş emperyalist bir güç olarak tanıtma çabasındadırlar. Bu asılsız, ancak etkili propagandaya karşı Türkiye, tarihi gerçekleri ortaya koyarak, Osmanlı döneminde Balkanlar ve Ortadoğu'da nasıl bir istikrar, adalet, barış ve nizam kurulduğunu izah edecektir. Bu tarihi gerçeği türk dış politikasının temeli haline gelecektir. Bu nedenle Türk tarihçileri ve sosyologları ve bütün tanıtım-propaganda imkanları, seferber edilmelidir.

Bu tür bir stratejik kültür politikasının son derece etkili olacağından kimse kuşku duymamalıdır. Türkiye'nin stratejik ufku, Osmanlı mirasına sahip çıkabilmesiyle orantılı olarak genişleyecektir. Türkiye'nin 21. asırda bir bölge gücü haline gelmesi, tarihi ve dini kimliklerin giderek daha önemli hale geldiği dünyaya damgasını vurabilmesi, ancak böyle mümkün olabilir.
Forumlar okunmak ve paylaşmak içindir...

 
 

Makedonya sorunu, Balkanlar ve Türkiye - 10



Balkan Balkanlar Makedonya Türk Türkiye forum

 

Osmanlı Faktörünün Dönüşü

Balkanlar'da, yeni bir Devlet-i Ali Osmaniye'ye muhtaç, çok güçlü bir Türk-İslam varlığı bulunmaktadır ve bu durum Türkiye için büyük bir şanstır. Eğer bu şans iyi değerlendirilirse ve Türkiye bu kimliğini ön plana çıkararak, bölgeye yön veren bir siyasi güç haline gelecektir.

Balkanlar'da çok güçlü bir Türk-İslam varlığı bulunmaktadır. İşte bu nedenle de Türkiye'ye çok büyük bir sorumluluk düşmektedir. Çünkü gerek Bosna, gerek Kosova, gerekse Makedonya'da yaşananların tarihi kökenleri incelendiğinde, tek uzun vadeli çözümün Osmanlı vizyonu olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu bölgede var olan Türko-İslami kuşak, Türkiye'nin önüne hem tarihsel ve politik bir sorumluluk, hem de büyük bir stratejik fırsat sağlamaktadır. Bu kuşağı korumak, harekete geçirmek, Türkiye'nin etki alanının genişlemesini sağlayacaktır.

Balkan Politikasının Kültürel Boyutu

Balkan politikasının bir de kültürel boyutu olmalıdır. Bugün Balkanlar'daki Sırp milliyetçileri Osmanlı'yı Balkanlar'ı sömürmüş emperyalist bir güç olarak resmetme çabasındadırlar. Bu asılsız, ancak etkili propagandaya karşı Türkiye tarihsel gerçekleri ortaya koyarak, Osmanlı döneminde Balkanlar ve Ortadoğu'da nasıl bir istikrar, adalet, barış ve nizam kurulduğunu izah etmektedir. Bu tarihsel gerçek Türk dış politikalası için temel haline gelmiştir. Türkiye'nin stratejik ufku, Osmanlı mirasına sahip çıkmasıyla orantılı olarak genişleyecektir. Türkiye'nin 21. asırda bir bölge gücü haline gelmesi, tarihsel ve dini kimliklerin giderek daha önemli hale geldiği dünyaya damgasını vurabilmesi, ancak böyle mümkün olabilir.

Önceki bölümlerde incelediğimiz İstanbul'dan Bihaç'a uzanan Türko-İslami kuşak, Soğuk Savaş döneminde adeta uykuya yatmıştı. Öncelikle, bu kuşağın geçtiği ülkelerin Yunanistan hariç hepsi komünist rejimlerin egemenliğindeydiler. Dahası, Soğuk Savaş'ın durgun ve sabit atmosferi, Balkanlar'ı da dondurmuştu, bölgede hiçbir "manevra alanı" bırakmamıştı.

Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi Soğuk Savaş bitti ve tarih yeni bir döneme girdi. Balkanlar'da rejim, hatta harita değişiklikleri yaşandı. Türko-İslami kuşak ise bu köklü değişimin tam merkezinde yer alıyordu. Bosna'daki savaş, bu kuşağın en batıdaki temsilcisi olan Bosnalı Müslümanlara yönelen Sırp saldırganlığının bir sonucuydu. Bugün Balkanlar'ın "barut fıçısı" sayılan diğer bölgeleri de aynı kuşağın parçasıdırlar; Kosova, Sancak ve Makedonya...

Bu durum kuşkusuz Türkiye'yi çok yakından ilgilendirmektedir, çünkü Türkiye, Osmanlı'nın devamıdır, Osmanlı'nın mirasına sahiptir. Bu gerçek ise, Türkiye'ye hem yeni stratejik ufuklar, hem de politik ve ahlaki sorumluluklar getirmektedir.

Yunanlı siyaset bilimci Thanos Veremis, "Osmanlı faktörü"nün bu "geri dönüşünü" ve Türkiye ile olan ilişkisini şöyle yorumluyor:

"Balkanlar'ı potansiyel olarak destabilize edecek ve bölebilecek faktörlerin başında "Osmanlı faktörü"nün yeniden ortaya çıkışı gelir. Osmanlılar'ın bölgeden çekilmesinden bu yana, Türkiye'nin Balkanlar'daki Müslümanlara yönelik ciddi bir ilgisi olmamıştı. Ancak Doğu Avrupa'da komünizmin çöküşüyle birlikte, Türkiye'nin Balkan Müslümanları ile olan ilgisi de önem kazandı... Bulgar, Türk, Sırp, Hırvat ve Arnavut gibi farklı etnik kökenlerden gelen milyonlarca Balkan Müslümanı, Karadeniz'den Adriyatik'e kadar uzanan bir coğrafi kuşak oluşturmaktadırlar. Türkiye'nin, bu Balkan Müslümanlarının koruyuculuğunu üstlenerek bölgedeki etkisini büyütmesi, muhtemel bir gelişmedir." (Thanos Veremis, "Greece: The Dilemmas of Change", s. 131-132)

Ayrıca, Veremis'in yine aynı makalede vurguladığı gibi, bu kuşağın çok önemli bir stratejik özelliği daha vardır: "Yunanistan ile onun kuzeydeki Ortodoks müttefikleri, özellikle de Sırbistan arasında bir duvar oluşturmaktadır. Türkiye eğer bu duvarı güçlendirebilirse, Sırbistan ile Yunanistan'ı birbirinden ayıran bir doğal engel yaratabilir. Böylece gerek Bosna-Hersek yönetimi, gerekse Türko-İslami kuşağın diğer üyeleri için büyük tehlike oluşturan bu iki müttefik Ortodoks gücün etkisi azaltılmış olur."

Kısacası Yunanlı gözler, Türko-İslami kuşağın Türkiye için büyük bir stratejik avantaj, bir "etki alanı" imkanı yarattığını görebilmektedir.

Türk ve İslam Kimliği Ya da Osmanlı Vizyonu

Thanos Veremis, Türkiye'deki önemli bir noktayı daha görmekte ve göstermektedir: Yunanlı yazara göre, geçmiş dönemde Türkiye'nin Balkanlar'dayeterli etkiyi oluşturamamış olmasının en büyük nedenlerinden biri, "İslam ve Türk milliyetçiliği arasında yapılmış olan zoraki ayırım"dır. Yine Veremis'e göre, "Türkiye'nin Balkanlar'da etki sahibi olmaya başlamasında, Türk milliyetçiliği ile İslami kimliğin yeniden uyum içinde birleştirilmesi" etkili olmuştur. Yazar daha da ileri giderek, Türkiye'nin Balkanlar'da ilerlemesini sağlayacak olan formülün, Ziya Gökalp'in yüzyılın başında ortaya koyduğu "Türkleşmek, İslamlaşmak, Çağdaşlaşmak" formülü olduğunu söylemektedir.

Bu durum, Türkiye'nin Balkanlar'da güçlenmesi için İslami kimliğini vurgulaması gerekmektedir. Bölgede, yeni bir Devlet-i Ali'ye muhtaç bir Türk-İslam varlığı vardır ve bu durum Türkiye için büyük bir şanstır. Eğer bu şans iyi değerlendirilirse, Türkiye bölgeye yön veren bir siyasi güç haline gelebilir.

Ekonomik sıkıntının aşılması, hem Türkiye'ye daha büyük bir itibar kazandıracak, hem de dış politikaya ayrılabilecek kaynakları artıracaktır. Çünkü bir "etki alanı" oluşturmak, öncelikle ekonomik güç gerektirir.

Tüm bunların ötesinde, bir de Türk toplumunun zihninde "büyük ülke" inancının ve arzusunun uyandırılması gerekmektedir. Bir imparatorluğun mirasçısı olan Türk toplumu, bu inancın mayasına sahiptir.
Forumlar okunmak ve paylaşmak içindir...

Makedonya sorunu, Balkanlar ve Türkiye - 9



Balkan Balkanlar Makedonya Türk Türkiye forum

 

Balkanlar'da Yepyeni Harita

Makedonya'daki son durumu doğru bir şekilde değerlendirebilmek için, öncelikle "haritaların değişebilirliği" üzerinde durmak gerekir. Çünkü Balkanlar'ın siyasi haritasının ve güç dengelerinin "ebedi" olduğunu düşünmek ve buna dayanarak durağan ve statükocu bir strateji belirlemek önemli bir yanlış olacaktır. Özellikle de dünya siyasal sisteminin değişime uğradığı, taşların yerinden oynadığı ve "dünyanın yeniden kurulduğu" büyük değişim dönemlerine, her türlü olasılığı hesaplayan geniş bir vizyonla bakmak gerekir.

İnsanların büyük bölümünde, içinde bulundukları dönemde mevcut olan ülke sınırlarının hiç değişmeyeceği yönünde bir inanış vardır. Haritaya baktıklarında gördükleri dünyanın, hep öyle kalacağını sanırlar. Kendi ülkelerinin ya da komşu ülkelerin sınırlarının sanki hiç değişmemek üzere belirlenmiş olduğunu düşünürler.

Oysa dünya üzerindeki ülkelerin sınırları sık sık değişir. Bu sınır değişiklikleri ise, çoğunlukla dünyayı ya da en azından bir bölgeyi köklü bir biçimde etkileyen dönüm noktaları sonucunda olur. Bu dönüm noktalarının modern çağdaki en belirginleri Napolyon Savaşları'nın ardından gelen Viyana Kongresi, ardından 1878'deki Berlin Anlaşması, sonra da I. Dünya Savaşı'ydı. Bütün bu dönüm noktalarında, özellikle de I. Dünya Savaşı'nda dünyanın coğrafyası büyük ölçüde değişti. Çok-uluslu imparatorluklar yıkıldı, yerlerine (çoğu yapay olan) ulus devletler kuruldu. Özellikle de Ortadoğu ve Balkanlar'da yepyeni bir harita ortaya çıktı. İnsanların çoğu I. Dünya Savaşı sonunda oluşan haritayı istikrarlı ve kalıcı bir harita sandılar, ancak bu harita da fazla uzun ömürlü olamadı. II. Dünya Savaşı ile bir kez daha köklü bir değişime uğradı. II. Dünya Savaşı'nın ardından da Batı ve Doğu blokları sabit kaldı, ama 1960'larda Üçüncü Dünya'da gelişen bağımsızlık dalgası, çoğu Afrika'da yer alan onlarca yeni devletin kurulmasını sağladı. Dünyanın siyasi haritası radikal bir biçimde bir kez daha değişime uğradı.

İdeal Bir Harita Mümkün mü ?


Pek çok insan sözünü ettiğimiz tüm bu dönüm noktalarında dünyanın artık "ideal" haritaya kavuştuğunu düşündü, ama her seferinde bunun ardından yeni bir dönüm noktası ve yeni bir revizyon geldi.

Bu tarihsel gelişim bize önemli bir gerçeği gösterir: Tarihin hiçbir döneminde dünyanın ideal ve kalıcı siyasi haritasının oluştuğunu öne sürmek ve böylece statükonun değişmeyeceğine hükmetmek mümkün, ya da en azından akılcı değildir.

Kuşkusuz stratejik açıdan önemli olan tek gelişme harita değişikliği de değildir. Ülkelerin sınırları sabit kalsa da, güçleri, etkileri ve rejimleri değişebilir ki, bu da yine dünyanın siyasi çehresinin büyük bir değişime uğraması anlamına gelir.

Dolayısıyla, bugün de içinde yaşadığımız dünyanın siyasi haritasının ve güç dengelerinin "ebedi" olduğunu düşünmek ve buna dayanarak durağan ve statükocu bir strateji belirlemek, bir ülke açısından önemli bir yanlış olabilir. Özellikle de dünya siyasal sisteminin değişime uğradığı, taşların yerinden oynadığı ve "dünyanın yeniden kurulduğu" büyük kırılma dönemlerine, her türlü olasılığı hesaplayan geniş bir vizyonla bakmak gerekir.

İçinde yaşadığımız dönem ise tam da sözünü ettiğimiz türden bir kırılma dönemidir. Soğuk Savaş'ın bitmesiyle birlikte taşlar yerlerinden oynamıştır ve tekrar nasıl yerleşecekleri zaman içerisinde ortaya çıkacaktır. Eğer bu taşların hareketlerine müdahalede bulunmazsak, ortaya çıkan kompozisyon büyük olasılıkla bizin menfaatlerimize uygun olmayacaktır. Ülkemizin menfaatine uygun bir düzenlemeyi ise, ancak taşların hareketlerine müdahalede bulunarak elde edebiliriz.
Forumlar okunmak ve paylaşmak içindir...

Makedonya sorunu, Balkanlar ve Türkiye - 7



Balkan Balkanlar Makedonya Türk Türkiye forum

 

Türkiye İçin Balkan Stratejisi

Soğuk Savaş döneminin sona ermesi, Türkiye için yepyeni bir stratejik ufuk anlamına geliyordu. Soğuk Savaş'ın dar kalıplarının kırılması ile birlikte Türkiye'nin önüne yeni bir vizyon açıldı. Bugün Türkiye, din ve kültür gibi kavramların çok büyük önem kazandığı, tarihsel ittifakların yeniden canlandığı Balkanlar'da, Osmanlı İmparatorluğu'nun doğal mirasçısı olarak büyük bir inisiyatif sahibi.

Bundan 20 ya da 30 yıl önce Türkiye için bir "Balkan Stratejisi"nden söz edilse, kuşkusuz bu pek anlamlı bir kavram olmazdı, çünkü o zamanlar Türkiye'nin uzun vadeli bir strateji geliştirmesi için ne gerekli ortam ne de imkan vardı. Dünya iki kutup arasındaki durağan bir çekişmeden ibaret olan Soğuk Savaş ile adeta dondurulmuştu.

Soğuk Savaş gerek Türkiye'nin gerek başka ülkelerin stratejik tercihlerini dondurmuştu, çünkü strateji belirlemede temel unsurlar olan tarih, kültür, demografi, ticaret, doğal kaynaklar gibi unsurlar, Soğuk Savaş'ın üzerlerine çektiği kalın bir perde ile gizlenmişlerdi. Dünyadaki devletlerin çoğu ya Batı bloğu içinde yer alıyor, ya Sovyetler Birliği ekseninde hareket ediyor, az bir bölümü de Bağlantısızlar Bloku içinde yaşıyordu. Dolayısıyla bir ülkenin strateji belirlerken yapabileceği tek şey, bu iki blok arasındaki dengeleri hesaplamaktı.

Dahası, bir ülkenin ideolojik tercihi, özellikle sosyalist ülkelerde, o ülkenin tarihsel ve ulusal kimliğini gölgeliyor, dolayısıyla strateji kavramı tek boyutlu dar bir kalıba girmek zorunda kalıyordu. Ülkeler ya da halklar arasında yüzyıllardır var olan tüm kültürel, dini, etnik ve ulusal sürtüşme ya da dostluklar önemini yitirmişti. "Birinci Dünya" (Batı Bloku) ile "İkinci Dünya" (Doğu Bloku) arasındaki rekabet, yegane stratejik endişeydi.

Bu durum özellikle de Balkan Yarımadası'nda öne çıkıyordu. Bu dev yarımadanın siyasetini asırlar boyu belirlemiş olan tüm dini, etnik ve kültürel çekişmeler ya da dostluklar az önce sözünü ettiğimiz anlamda rafa kaldırılmıştı. Sırplar, Hırvatlar, Bulgarlar, Arnavutlar, Boşnaklar, Romenler, Pomaklar, Türkler, Yunanlılar, Macarlar, Karadağlılar ve günümüzde silah seslerinin yükseldiği Makedonya...

Stratejik Ufuk


Tüm bu Balkan halklarının aralarındaki tarihsel pozisyonlar ve bu halkların dış dostları ya da düşmanları silinmiş, yerine sadece sosyalizmin farklı versiyonları arasındaki çatışmalar konmuştu. Sovyet müttefiki olan Bulgaristan ile Amerikan müttefiki olan Yunanistan'ın ya da Çin müttefiki olan Arnavutluk'la özgün bir sosyalizm modeli ile yönetilen Yugoslavya'nın sürtüşmesi gibi siyasi meselelerdi Balkanlar'daki "stratejik" denklemin sınırlı unsurları.

Ancak 80'li yılların sonunda Soğuk Savaş aniden bitiverdi. Önce Doğu Bloku'nun sosyalist rejimleri birer birer devrildiler. Bir süre sonra da Sovyetler Birliği tarihe karışıverdi.

Çok geçmeden çok önemli bir gerçek ortaya çıktı: Soğuk Savaş, az önce sözünü ettiğimiz dini, etnik, kültürel ya da ulusal kimlikleri ortadan kaldırmamış, hatta biraz olsun bile zayıflatmamıştı. Sadece bu kimliklerin üzerine yarım asırlık bir perde çekmişti. Perde yırtılınca, herşey eskisi gibi ortaya çıktı. Bir başka deyişle, herşey aslına rücu etti.

Bunun Türkiye açısından anlamı ise, yepyeni bir stratejik ufuk oldu. Soğuk Savaş'ın dar kalıplarının kırılması ile birlikte Türkiye'nin de önüne yeni bir vizyon açıldı. Bugün Türkiye, din, ve kültür gibi kavramların çok önemli hale geldiği, tarihsel ittifak ve cepheleşmelerin yeniden uyandığı Balkanlar'da, Osmanlı İmparatorluğu'nun doğal mirasçısı olarak büyük bir inisiyatif sahibi.

Kısacası bir kez daha yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye'nin bu dünyada alacağı yer, kimliği, kültürü, tarihi ve bunlara bağlı olarak geliştireceği stratejilerle belirlenecek. İşte bu nedenle de, Türkiye'nin gerek devlet gerekse toplum olarak, geçmişte olduğu gibi tarihin kendisine yüklediği misyonu benimsemektedri. Bu misyona uygun olan bir milli strateji geliştirmiştir.
Forumlar okunmak ve paylaşmak içindir...

Makedonya sorunu, Balkanlar ve Türkiye - 8



Balkan Balkanlar Makedonya Türk Türkiye forum

 

Amaç Kosova'nın Bağımsızlığını Engellemek mi?

"Büyük Arnavutluk hedefliyorlar" gibi suni propagandalarla Makedonya yönetimini tahrik etmeyi amaçlayan sözlerin ardında iyi niyetlerin yatmadığı, bölge hakkında yüzeysel bir bilgi sahibi olanlar tarafından bile hemen anlaşılmaktadır. Kosova'nın bağımsızlığının Makedonya'daki Arnavutları da silahlı mücadeleye yönelteceği, bu nedenle de engellenmesi gerektiği şeklindeki iddianın altında ise Sırp propagandası yatmaktadır. Asıl hedef Makedonya yönetiminin Kosova'ya verdiği desteği kesmek ve Kosova'nın tekrar Sırp yönetimine terk edilmesini sağlamaktır.

Son günlerde Makedonya ve Kosova sınırında yaşanan çatışmalar Balkanlar sorununa yeni bir boyut kazandırdı ve Güneydoğu Balkanlar'daki çözülmemiş sorunları su üstüne çıkardı. Bu sorunların en başında ise bölgede yaşayan Arnavutların geleceği geliyor.

İşte bu noktada Makedonya yönetimine çok büyük bir sorumluluk düşüyor. Bu aşamada alacakları karar, belki de tüm Balkan halklarının hayatını ilgilendiriyor. Bu nedenle de Makedon yönetiminin gerek Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan gibi Balkan ülkelerinden, gerekse Avrupa ülkelerinden ardı ardına gelen destek mesajlarının gerçek nedenlerini çok iyi analiz etmesi gerekmektedir.

Suni Propagandalarla Makedonya Yönetimi Kışkırtılıyor


"Büyük Arnavutluk hedefliyorlar" gibi suni propagandalarla Makedonya yönetimini tahrik etmeyi amaçlayan sözlerin ardında iyi niyetlerin yatmadığı, bu ülkelerin geçmiş uygulamalarıyla sabittir. Kosova'nın bağımsızlığının Makedonya'daki Arnavutları da silahlı mücadeleye yönelteceği, bu nedenle de engellenmesi gerektiği şeklindeki iddianın altında ise Sırp propagandası yatmaktadır. Asıl hedef Makedonya yönetiminin Kosova'ya verdiği desteği kesmek ve Kosova'nın tekrar Sırp yönetimine terk edilmesini sağlamaktır. İşte bu nedenle de Makedonya yönetiminin bu aldatıcı Sırp telkinleriyle hareket etmek yerine, Arnavut toplumuyla biraraya gelip, sorunları barış yoluyla çözmek için kalıcı adımlar atması gerekmektedir.

Sırpların Makedonya'yı kullanarak, Kosova'nın bağımsızlığını engelleme yönündeki girişimlerine dur demek yine Makedonya yönetiminin elindedir. Üstelik Kosova'daki bağımsızlık hareketi geri dönülmez bir noktadadır ve Balkanlar'daki huzur ve istikrar büyük ölçüde Kosova'nın bağımsızlığına bağlıdır. Çatışmaların ardından yaşanan bazı gelişmeler, asıl sorunun Kosova olduğu gerçeğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. NATO güçlerinin ilk yaptıkları şey, Sırp askerlerinin Kosova'nın askerden arındırılmış sınır bölgelerine geri dönmelerine izin vermek olmuştur. Arnavut toplumunda büyük kaygı yaratan bu gelişmelerin olayları daha da karıştıracağı tüm siyasi gözlemcilerin ortak kanaatidir. Bu bir anlamda Kosova'nın tekrar Sırpların eline verilmesi demektir.

İşte son günlerde yaşanan gelişmelerin kritik noktası da budur ve Kosova Arnavutlarının böyle bir şeyi, yani tekrar Sırp yönetimi altına girmeyi kabul etmeleri mümkün değildir. NATO'nun attığı bu adımın nasıl bir kaosa neden olabileceğini önümüzdeki günler bize gösterecektir.

Makedonya'daki Müslüman - Türk Varlığı

Geçtiğimiz hafta can güvenliği nedeniyle Makedonya'nın başkenti Üsküp'ten gelerek Kapıkule sınır kapısından Türkiye'ye giriş yapan Makedonyalı Türk sayısının 10 binin üzerinde olduğu bildiriliyor. Yetkililer bu sınır kapısından Türkiye'ye yapılan giriş sayısının son dönemde 7 kat arttığını belirtiyorlar. Bölgede günden güne eriyen Müslüman Türk varlığı son çatışmalarla birlikte önemli ölçüde darbe yemiş durumda.

Türk ırkından birçok uygarlığın hüküm sürdüğü Makedonya topraklarında tarihte Hunlar, Avarlar, Kumanlar, Peçenekler ve Osmanlı Türkleri uzun yıllar yaşamışlar. 1300 yılından sonra da Anadolu'dan Makedonya'ya çok sayıda Türk göçmenler yerleştirilmiştir. Ancak son yüzyılda bölgede Türklere karşı sistemli bir asimilasyon politikası uygulanmaktadır. Nitekim 1953 yılında 203.000 olan Türk nüfus sayısı günümüzde 77.000'e kadar gerilemiştir.

Her türlü olumsuzluğa rağmen Makedonya'daki Müslüman-Türk nüfus eğitim ve öğretimi Türkçe olarak gerçekleştiriyor. Türklerin eğitim gördüğü kuruluşlarda 264 Türk öğretmen görev yapıyor. Makedonya'da Türklerin en yoğun olarak yaşadıkları şehirler Üsküp, Gostivar, Ohri ve Resne'dir. Bölgedeki Müslüman-Türklerin bir gazetesi, dergisi ve bir yerel televizyonu bulunuyor. Yugoslavya Federasyonu döneminde Makedonlarla birlikte kurucu millet statüsünde bulunan Türkler, yeni anayasa ile birlikte bu haklarını kaybettiler. Siyasi alanda faaliyet gösteren "Türk Demokratik Birliği" ise bölgedeki Müslüman-Türk varlığının haklarını korumaya çalışıyor.
Forumlar okunmak ve paylaşmak içindir...

Makedonya sorunu, Balkanlar ve Türkiye - 6



Balkan Balkanlar Makedonya Türk Türkiye forum

 

Makedonya Sorunu ve "Büyük Arnavutluk" Korkusu

Eğer Kosova'nın bağımsızlığı tanınırsa Balkanlar'ın güneyinde büyük Arnavutluk kurulabilir. Arnavutluk'un %95'ten fazlası Arnavut. Makedonya sınırları içinde % 35 oranında önemli bir Arnavut nüfus var. Karadağ'da 50 bin civarında Arnavut nüfus yaşıyor. Kosova ise Yugoslavya içindeki Arnavutların büyük bir kısmının toplandığı bölge. Birbirleri ile sınır komşusu olan bu ülkeler ya birleşir de Avrupa'nın ortasında ezici çoğunluğu Müslüman olan "Büyük Arnavutluk"u kurarlarsa! Bu korkunun altında sadece etnik değil, dini nedenler de yatıyor.

I. Dünya Savaşı'nın ardından imzalanan Versailles anlaşmasıyla çizilen Balkan haritasında ilginç bir nokta hemen dikkati çeker: Balkanlar'da önemli bir nüfus olan Arnavutlar tek bir devlet çatısı altında birleştirilmek yerine, çeşitli devletler içinde dağınık olarak bırakılmışlardır. Peki Arnavutluk sınırları çizilirken niçin bütün Arnavutlar Arnavutluk sınırları içinde toplanmamıştır?

Bu sorunun cevabı günümüzde yaşanan çatışmaların da temel nedenidir. Uluslararası güçler burada Müslüman bir halk olan Arnavutların, Büyük Arnavutluk devletini oluşturmasını çıkarlarına uygun bulmuyorlardı. Son on yıldır devam eden sorunun bir türlü çözüme kavuşturulmamasının nedeni işte budur. Eğer Kosova'nın bağımsızlığı tanınırsa Balkanlar'ın güneyinde Büyük Arnavutluk kurulabilir. Arnavutluk'un % 95'ten fazlası Arnavut. Makedonya sınırları içinde % 35 oranında önemli bir Arnavut nüfus var. Karadağ'da 50 bin civarında Arnavut nüfus yaşıyor. Kosova ise Yugoslavya içindeki Arnavutların büyük bir kısmının toplandığı bölge. Birbirleri ile sınır komşusu olan bu ülkeler ya birleşir de Avrupa'nın ortasında Büyük Arnavutluk'u kurarlarsa!

Bu Korku Neden?


Buradaki korku etnik kökenden çok dini kökenlidir. Tıpkı Bosna'da olduğu gibi, burada da nüfus çoğunluğu Müslüman olacak bir devlet -üstelik Avrupa'nın ortasında- kurulamazdı. Çünkü kurulmak istenen yeni dünya düzeninde, Avrupa'nın içinde, Müslümanlara yer yoktu. İşte tüm bu nedenlerden dolayı Arnavutlar I. Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde parçalanmış bir millet olarak yaşadılar.

Kosova Arnavutları 2 milyonu aşkın nüfuslarıyla hala bu İslam karşıtı politikanın hedefidir. Bu politikayı akıl almaz vahşet yöntemleriyle uygulamaya geçiren ise, eski komünist, yeni faşist Slobodan Miloseviç'tir.

Miloseviç iktidara geçer geçmez Kosova'ya Tito zamanında verilen özerkliği kaldırdı. Mitingler düzenlemeye ve Sırp milliyetçiliği ateşini körüklemeye başladı. Kosova'da yüksek öğretim kurumlarında Arnavutça eğitimi yasaklamış, Arnavutça yayınlanan gazeteleri kapatmış, halkı tam anlamı ile baskı altına almaya başlamıştı. Bölgenin etnik ayrımcılığa tabi tutularak Arnavutların buradan göç etmesi hedeflenmişti. Nitekim bu dönemde 400 bine yakın Arnavut Kosova'yı terk etti. Aynı zamanda Sırplar Kosova'ya yerleştirilerek bölgenin nüfus yapısı değiştirilmeye çalışıldı. Sırplar, Kosova nüfusunun yüzde 90'ını oluşturan Müslüman Arnavutları yok ederek bölgeyi Sırplaştırmak istiyorlardı. Müslümanlara ait kültürel kimliği tamamen silebilmek için tapu ve evlilik kayıtlarını bile tahrip ediyorlardı. 1989'da Kosova'nın özerkliği tamamen kaldırıldı. Miloseviç her gün Kosovalılara yönelik yeni yaptırımlar uygulamaya koydu.

Arnavut Halk, tüm yapılanlara karşı barışçı bir direniş göstermeye devam etti ve İbrahim Rugova'nın liderliğinde anayasal zeminde haklarını elde etme mücadelesini yürüttü. Uzun yıllar siyasi baskı altında her türlü haktan yoksun bırakılarak, asimilasyona tabi tutulan Arnavut halkı son iki yılda etnik temizliğe maruz kalınca dünyanın ilgisini çekmeye başladı. Sırplar Kosova'ya asker ve polis yığdılar. Ellerinde savunma yapabilecek hiçbir silahı olmayan halka ağır silahlarla saldırdılar ve sistemli bir etnik temizlik başladığında tarihler 27-28 Şubat 1998'i gösteriyordu.

Nato Müdahalesi Ne Getirdi?

1998 yılında başlayan etnik temizlik harekatına müdahale kararı 1 yıl sonra, 24 Mart 1999 tarihinde geldi. Ancak NATO harekatı Kosova'ya huzur getirmek bir yana, onu daha da büyük bir bataklık içine soktu.

Kosova'yı tanıyan ve Miloseviç'in politikasını yakından takip edenler bu müdahalenin sonuçlarını daha ilk günden tahmin ediyorlardı. Kuşkusuz Batılı ülkeler ve Amerikan yönetimi bu müdahaleyi yaparken, sonradan yaşanacakları hesaplamışlardı. Bunun en önemli göstergesi ise Bill Clinton'ın müdahale kararını açıklayan konuşmasında kısaca geçtiği "Kara harekatını düşünmüyoruz" şeklindeki mesajıydı. Nitekim mesaj istenilen yere, yani Miloseviç'e, ulaşmış ve Kosova'daki Sırp saldırılarını soykırım boyutuna taşımıştı.

Müdahale Kosovalı Müslümanlara güvenlik imkanı sağlayacağı yerde, Miloseviç'e Kosovalı Müslümanları belirli bölgelerden kanlı şekilde kovma imkanı verdi. Caydırıcı kara desteği olmaksızın başlatılan hava harekatı, masum Kosova halkının Sırp güçlerince canlı hedefler haline getirilmesine yol açtı. Eğer amaç gerçekten Kosova'da yapılan zulmü durdurmaya yönelik olsaydı, müdahale karadaki dengeleri de gözeten bir stratejik planlama ile yürütülürdü. Ama gerçek amaç, ABD'yi fazla bir zahmete sokmadan "insan hakları koruyucusu" gibi gösterebilmekti ve bu da Sırpların işine yaradı.

Üzerlerine bomba yağdırılan, bir yandan da Sırp askerlerinin karadan yaptıkları baskıyla karşı karşıya olan yüz binlerce insan, kadın, yaşlı ve çocuk canlarını kurtarabilmek için yollara döküldü. Yol boyunca binlerce çocuk, yaşlı ve kadın hayatını yitirdi. NATO Avrupa Kuvvetleri Komutanlığı'na (SHAPE) göre Kosova'da yaşanan çatışmalar sırasında 960 bin Kosovalı, mülteci durumuna düştü. Geride kalanlar ise katliamlara, tecavüzlere maruz kaldılar. Makedonya ve Arnavut sınırlarına barış gücü askerleri konuşlandırıldı, buradan gelecek destek de böylece engellendi. Çünkü Kosova'nın Makedonya ve Arnavutluk hariç tüm sınırları Yeni Yugoslavya tarafından çevriliydi ve bu bölgeye başka bir yerden destek vermek mümkün değildi. NATO müdahalesi 12 Haziran 1999'da sona erdi ve arkasında çok büyük bir enkaz bıraktı.

Sırbistan'ın bölgeden çıkmaya zorlanmasının ardından, Kosova'ya önce KFOR adıyla 60 bin kişilik bir NATO birliği geldi. Bu birliklerin girmesinin hemen ardından da BM, başkent Priştina'da Kosova Geçici Yönetimi (UNMIK) kurarak çalışmalarına başladı. KFOR askerleriyle sınırları korunan Kosova'ya henüz huzur ve barış gelmiş değil. Yapılan anlaşma çerçevesinde Kosova Kurtuluş Ordusu UÇK silahlarını bıraktı. Ancak Sırplar hala sınır bölgelerinden tam anlamıyla çekilmiş değil ve zaman zaman taciz saldırılarına devam ediyorlar.

Bosna Hersek ve Kosova'da yaşanan olayların bir benzerinin günümüzde Makedonya'da da yaşanmasından endişe ediliyor. Makedonya'da yaşayan Arnavut sivillere günlerdir bomba yağdıran ve ağır silahlarla saldıran Makedonların, daha sonra bu saldırılarını bölgede yaşayan diğer Arnavut halklara yöneltme ihtimalleri, "Acaba Balkanlar kanlı günlerine geri mi dönüyor?" düşüncesini akıllara getiriyor.
Forumlar okunmak ve paylaşmak içindir...

Makedonya sorunu, Balkanlar ve Türkiye - 5



Balkan Balkanlar Makedonya Türk Türkiye forum

 

İslam'ın Balkanlar'da Yayılışı

Balkan Müslümanları İslam'ı gönüllü olarak benimsemiş ve bu yeni inançlarına dayanan üstün bir medeniyet kurmuşlardır. Kuşkusuz bu medeniyet, Osmanlı medeniyetinin bir sonucudur. Dolayısıyla günümüz Balkan Müslümanlarının ataları, Osmanlı medeniyetini hem gönülden kabul etmiş, hem de özümseyerek yeni nesillere iletmiş insanlar olarak, tam anlamıyla seçkin birer "Osmanlı"dırlar.

Yazı dizisinin daha önceki bölümlerinde Balkan Müslümanlarının "Osmanlı mirası"ndan kaynaklanan bir " " kimliğine sahip olduklarına değindik. Bu konjonktürel bir durum değildir. Aksine, son derece kalıcı, değişmez ve dönüşmez bir gerçektir.

Bunun tarihsel nedenlerinden biri, söz konusu Balkan Müslümanlarının İslam'ı kabul ediş biçimleridir. Bu insanlar İslam'ı, zoraki din değiştirme yoluyla değil, gönüllü olarak benimsemişlerdir. Din değiştirmelerin çoğu 17. yüzyılda gerçekleşmiştir ve tarihçilerin çoğunun kabul ettiği gibi "zoraki olmayan" ya da "gönüllü" değişimlerdir.

Boşnakların İslam'a Geçişi


Buna örnek olarak Balkanlar'daki en büyük Slav Müslüman topluluk olan Boşnakları verebiliriz. Osmanlı'nın bölgeye egemen olmasından önce özgün bir Hıristiyan mezhebine bağlı olan Bosnalılar, Osmanlı döneminde gönüllü olarak ve kademeli bir biçimde İslam'ı benimsemişlerdir. Osmanlı yönetiminin vergi toplamak için tuttuğu "defter"lere bakıldığında, Bosnalıların İslam'ı uzun bir süreç sonucunda benimsedikleri görülür. 1468-69 yıllarında tutulan defterler, İslam'ın henüz oldukça az sayıda Bosnalı tarafından benimsendiğini göstermektedir; Orta Bosna'daki 37.125 Hıristiyan aileye karşılık, yalnızca 332 Müslüman aile vardır. 1485'te Sancak'ta tutulan bir defter ise, İslam'ın kök salmaya başladığını göstermektedir: Hıristiyan 30.552 aileye ve 2.491 dul ve bekara karşı, Müslüman 4.134 aile ve 1.064 bekar vardır. Bunu izleyen dört on yıl boyunca, İslamlaşma artarak devam etmiştir. 1520'deki defterler, Sancak ve Bosna'da toplam 98.095 Hıristiyan aileye karşı 84.675 Müslüman ailenin varlığını göstermektedir. Balkan uzmanı Noel Malcolm'un vurguladığı gibi, Bosna'ya dışardan ciddi bir Müslüman göçü yaşanmadığına göre, bu rakamlar din değiştiren Bosnalıları göstermektedir.

17. yüzyıla gelindiğinde ise artık Müslüman nüfus Hıristiyanları aşmaya başlar. 1626 yılında Bosna'yı ziyaret eden bir gözlemci, ülkedeki Katolik sayısının 250 bin civarında gezindiğini, Müslüman nüfusun ise Hıristiyanların toplamından daha fazla olduğunu yazar. 1624'de Bosna'yı dolaşan Arnavut rahip Peter Masarechi ise, ayrıntılı bir rapor hazırlayarak ülkede 150 bin Katolik, 75 bin Ortodoks ve 450 bin Müslüman yaşadığını bildirmiştir. Nüfus kütüklerinde "İvan'ın oğlu Ferhad" ya da "Mihailo'nun oğlu Hasan" gibi isimler göze çarpar.

İslamlaşma, Osmanlı baskısı ile gerçekleşmiş değildir. Osmanlı, farklı dini cemaatlerin birarada yaşamasını sağlayan "millet" sistemini uygulamakta ve dolayısıyla fethettiği ülkelerdeki halkları din konusunda serbest bırakmaktadır. Buna karşın, bazıları, Bosnalıların İslamlaşmasını ekonomik nedenlere bağlamışlardır.

Saraybosna Müslümanlarının Yüksek Kültürü


İslamlaşma, kırsal alana göre şehirlerde çok daha hızlı ve geniş kapsamlı bir biçimde gerçekleşmiştir. Bu nedenle Bosna-Hersek'teki Müslümanlar bugün de hala Hıristiyanlara, özellikle de Sırplara göre çok daha medenidirler. Sırplar, "dağlı", sert, kaba bir karakteri, Müslümanlar ise "şehirli" kültürü temsil ederler. Saraybosna Müslümanların bu yüksek kültürünün bir ürünüdür. Şehir 1521-1541 yıllarında Bosna Valisi olarak görev yapan Gazi Hüsrevbey tarafından kurulmuştur. Hüsrevbey, Saraybosna'da hala kendi adıyla anılan görkemli bir cami ile birlikte medrese, kütüphane, hamam, iki han ve bir büyük çarşıdan oluşan bir külliye yaptırmış, oluşturduğu bu yeni şehre de Müslümanları yerleştirmiştir. 1530 yılında şehrin nüfusu tümüyle Müslümandır. Yüzyılın sonunda şehrin 93 mahallesinden yalnızca ikisi Hıristiyan, kalanı Müslüman mahallesidir. Şehrin içinde 6 köprü, 6 hamam, üç çarşı, çok sayıda kütüphane, altı tekke, beş medrese, 90'dan fazla okul ve 100'ün üzerinde cami yer almaktadır.

Hedef; Türk ve Müslüman Kimlik

Tüm bunlar Balkan Müslümanlarının hem İslam'ı gönüllü olarak benimsediklerini, hem de bu yeni inançlarına dayanan üstün bir medeniyet kurduklarını gösteriyor. Kuşkusuz bu medeniyet sonuçta Osmanlı medeniyetinin bir sonucudur. Dolayısıyla da bugünkü Balkan Müslümanlarının ataları, Osmanlı medeniyetini hem gönülden kabul etmiş, hem de yeni nesillere iletmiş insanlar olarak, tam anlamıyla seçkin birer "Osmanlı"dırlar.

Bu insanların torunları olan günümüz Balkan Müslümanları ise, işte bu nedenle Osmanlı kimliğini ısrarla muhafaza etmekte, yine aynı nedenle Türkiye'yle olan gönül bağlarını korumaktadırlar. Bu nedenle Türkiye'ye ve "Türklüğe" olan yakınlıkları konjonktürel değil, tarihsel ve kalıcıdır.

İşin önemli bir diğer yönü ise, Balkan Müslümanlarının "Türklüğü"nün aynı zamanda onların düşmanları tarafından da kabul görmesidir. Bu nedenle söz konusu düşmanlar, kendileriyle aynı etnik kökenden gelen ancak kültürel olarak "Türk" olan bu insanlara karşı tarih boyunca "etnik temizlik"ler düzenlemişlerdir.
Forumlar okunmak ve paylaşmak içindir...

Makedonya sorunu, Balkanlar ve Türkiye - 4



Balkan Balkanlar Makedonya Türk Türkiye forum

 

Balkan Müslümanlarının Türkiye Sevgisi

Bugün başta Sırplar olmak üzere, diğer tüm Balkan milliyetçileri, Boşnakları, Arnavutları ya da Pomakları, yani etnik olarak Türk olmayan ve Türkçe konuşmayan Balkan Müslümanlarını "Türk" olarak tanımlamakta sakınca görmüyorlar. Bunun nedeni ise, etnik kökenleri ne olursa olsun, Balkanlar'daki tüm Müslümanların, birlikte yaşadıkları Hıristiyan uluslardan ayrı bir "millet" olarak algılanmaları.

Balkan Müslümanlarını "Türko-İslami" gibi bir sıfatla tanımlanmasının en önemli nedeni, bu sıfatın gerek söz konusu Balkan Müslümanları, gerekse onları "düşman" olarak gören Balkan milliyetçileri tarafından benimsenmiş olmasıdır.

Bugün başta Sırplar olmak üzere diğer tüm Balkan milliyetçileri, Boşnakları, Arnavutları ya da Pomakları, yani etnik olarak Türk olmayan ve Türkçe konuşmayan Balkan Müslümanlarını "Türk" olarak tanımlamakta sakınca görmüyorlar. Bunun nedeni ise, etnik kökenleri ne olursa olsun, Balkanlar'daki tüm Müslümanların, aralarında yaşadıkları Hıristiyan uluslardan ayrı bir "millet" olarak algılanmaları. Bu "millet"in ismi ise, her ne kadar etnik bir Türklüğü ifade etmese de, "Türk Milleti"... Florida Üniversitesi'nden Balkan tarihçisi Maria Todorova, bu durumu şöyle açıklıyor:

Yabancı Tarihçi Gözüyle Balkan Müslümanları

"Balkan milliyetçiliği Ortodoks Hıristiyanların birliğini parçalarken, öte yandan tek vücut ve değişmez bir Müslüman cemaati imajı üretmiştir ve bunu da "millet" kavramı bazında görmektedir. Bir başka deyişle, Balkanlar'daki Hıristiyan halklar kendi aralarında milliyetçilik kıstasına göre ayrımlar geliştirirken, öte yandan Müslümanlara, sanki bu insanlar tek bir milletmiş gibi davranmışlar ve bu yönde bir söylem geliştirmişlerdir. Bu Hıristiyan uygulamasının en açık örneği, Balkanlar'daki tüm Müslümanlara, etnik kökenlerine göre bir ayrım yapmadan, "Türk" denmesidir. Bu, bölgede hala çok yaygın olan bir kullanımdır.

Öte yandan, Balkan Müslümanlarının geneli de, Balkanlar'daki ulus-devlet oluşumları tarafından dışlandıkları için, kendilerini ayrı bir "millet" sayan bir toplumsal bilinci bugüne kadar korumuşlardır." (Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans". The Balkans: A Mirror of the New International Order. s. 70)

Todorova'nın da belirttiği gibi, Balkan Müslümanları için dini kimlikleri her zaman etnik kimliklerinden çok daha öncelikli olmuştur. Bulgaristan'da durum böyledir; "Bulgar Müslümanları" olarak tanımlanabilecek olan Pomaklar kendilerini Bulgarlar'dan çok Türklere yakın hissederler. Bosna'daki durum daha da belirgindir; Sırplarla ya da Hırvatlarla tamamen aynı etnik kökene sahip olan ve aynı dili konuşan Boşnaklar, bu iki halkla hiçbir zaman bütünleşmemiş, kendilerini hep Osmanlı ekseninde görmüşlerdir.

Slav Olmayan Bir İslam Kimliği

Balkan uzmanı Eran Frankel, aynı durumun Makedonya için de geçerli olduğunu vurgular. Frankel'e göre, "Makedonyalı Müslümanlar hiçbir zaman Makedonyalılık adına İslam'ı geri plana atmamışlardır. Aksine, çoğu kez kendi Slavlıklarını reddetmişler ve Slav olmayan bir İslam kimliğini benimsemişlerdir." Yine Frankel'e göre Makedonya'daki Müslüman Arnavutlar ya da Çingeneler, kendilerine Slav kimliğini benimsemektense, "Türk" olarak tanımlanmayı tercih ederler. (Eran Frankel. "Turning a Donkey into a Horse: Conflict and Paradox in the Identity of Macedonian Muslims", 23rd National Convention of the AAASS, Miami, 1991)

İşte bu nedenle Türkiye'nin Balkan yarımadasındaki "uzantısı" olan halklar, yalnızca birkaç milyonluk Balkan Türkü değil, nüfusları 10 milyonu bulan Balkan Müslümanlarıdır. Çoğu etnik olarak Türk olmayan ve Türkçe konuşmayan bu insanlar, kendilerini aynı dili konuştukları Sırplar'dan ya da Bulgarlar'dan çok Türklere yakın hissetmektedirler.

Çünkü bu insanlar herşeyden önce "Osmanlı"dırlar ve Türkiye de Osmanlı'nın yegane mirasçısıdır. Üstteki satırları yazan Maria Todorova, bu konuda şöyle söyler:

"Türkiye'nin Balkanlar'daki etkisi oldukça komplekstir. Bu etki, öncelikle Balkanlar'daki Türkçe konuşan nüfusa yöneliktir. Bu nüfusun büyük bölümü Bulgaristan'da yaşar, kalan kısmı ise çok daha az sayılarda Yunanistan, Romanya ve eski Yugoslavya'dadır. Ancak Türkiye'nin etki alanı bununla sınırlı değildir. Aynı zamanda Slav diliyle konuşan Müslümanlar da Türkiye'nin etki alanı içindedirler." (Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans". The Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed. G. G. Özdoğan, K. Saşbaşlı) Eren, İstanbul, 1995. s. 71)

Todorova, Türk olmayan Balkan Müslümanlarının kendilerini Türklükle özdeşleştirme eğilimlerine gösterge olarak ilginç bir noktanın daha altını çizer: 20. yüzyıl boyunca Balkanlar'dan Türkiye'ye göç eden Slav Müslümanlar (Arnavutlar dahil), Türk kimliğini benimseyerek Türk toplumu içinde asimile olmuşlardır. Bu durum, Todorova'ya göre, "Osmanlı mirasının Türk etkisine dönüşmesinin açık bir örneğidir". Kuşkusuz bu fenomen Türkiye açısından son derece önemli bir stratejik avantajdır. Tüm Balkanlar'da, aslında etnik olarak "Türk" olmamalarına karşın, kendilerini "Türk" olarak gören ya da görmeye eğilimli büyük bir Müslüman nüfus vardır. Bu "fahri soydaşlarımız"ı bize bu denli bağlayan unsur Osmanlı mirasıdır.

İşte Türkiye'nin Osmanlı kimliğine sahip çıkan politikasının devamı etmesi gerektiğini ve bunun Türkiye için büyük bir stratejik avantaj oluşturduğunu söylemekle tam olarak bunu kastediyoruz. "Osmanlı" kavramı Türkiye'nin etkisini sınırlarının çok ötesine taşıyan büyük bir vizyonun adıdır. Bu Balkanlar'da olduğu gibi Ortadoğu'da da böyledir.  
Forumlar okunmak ve paylaşmak içindir...

Makedonya sorunu, Balkanlar ve Türkiye - 3



Balkan Balkanlar Makedonya Türk Türkiye forum

 

İstanbul'dan Bihaç'a Yolculuk

Osmanlı mirasının Balkanlar'da nasıl hala ayakta olduğunu görmek için, İstanbul'dan çıkıp Bosna-Hersek'in kuzeybatı ucundaki Bihaç'a bir yolculuk yapmak yeterli. Çünkü yolda fark edersiniz ki, izlemekte olduğunuz rota aynı zamanda da Türkiye'nin "etki alanı"nı oluşturan "Müslüman ve Türk kuşak"tır.

İstanbul'dan yola çıkıp Yunanistan'a girdiğinizde, Türk azınlığın yaşadığı Batı Trakya toprakları üzerinde ilerlersiniz. Burada yaklaşık 120 bin Türk soydaşımız vardır ve Yunanistan'ın yıllardır uyguladığı asimilasyon politikalarına rağmen ısrarla milli ve dini kimliklerini korumaktadırlar.

Batı Trakya'nın hemen yukarısında, Güneydoğu Bulgaristan'da ise daha kalabalık ve geniş bir Türk azınlık yaşamaktadır. Bulgaristan nüfusunun % 9'unu oluşturan Türkler, ülkenin kuzey ve güneyinde yer alan iki geniş bölgede yaşarlar. Güneydeki daha geniş bölge, sözünü ettiğimiz "yeşil kuşak"ın ilk büyük halkasıdır. Güney Bulgaristan'da batıya doğru ilerledikçe bu kez de Pomakların yoğun olarak yaşadığı bölgelere varırsınız. Pomaklar, Osmanlı zamanında İslam'ı kabul etmiş Bulgar Müslümanlarıdır. Ancak kendilerini Bulgar soydaşlarından ziyade Türk dindaşlarına yakın görürler. Bu nedenle onlar da söz konusu yeşil kuşağın bir parçasıdırlar. Pomaklar ve Türkler, az sayıdaki Çingene ile birlikte, Bulgaristan'ın % 13'lük Müslüman nüfusunu oluştururlar.

Osmanlı Yok Ama İzleri Hala Ayakta

Batıya doğru daha da ilerleyince Makedonya'ya varırsınız. Yunanistan'la Sırbistan'ın arasında sıkışmış olan ve her ikisini de kendisi için bir tehdit olarak gören bu mini Balkan devleti, stratejik olarak Türkiye'yle aynı saftadır. Dahası, Makedonya'da çok sayıda Arnavut ve sayıları yüksek olmasa da ağırlıkları bulunan bir Türk azınlık yaşamaktadır. Bu iki Müslüman unsur, ülke nüfusunun yaklaşık %40'a yakın bir kısmını oluşturarak yeşil kuşağı batıya doğru devam ettirirler.

Daha da batıya gittiğinizde ise, Türkiye'ye göçmüş olan milyonlarca soydaşı, Müslümanlığı ve anti-Sırp, anti-Yunan dış politikası nedeniyle Türkiye'ye yakından bağlı olan Arnavutluk'a ulaşırsınız. Arnavutluk sizi Adriyatik sahillerine ulaştırır.

Hepsi bu kadar değil. Arnavutluk'tan kuzeye çıkın, bu kez "Sırbistan'ın içindeki Arnavutluk"a, yani Kosova'ya ulaşırsınız. Kosova nüfusunun %90'ını oluşturmalarına karşın Sırbistan yönetimi tarafından sistemli bir biçimde ezilen bu Arnavutlar, baskının doğurduğu radikalleşmenin de etkisiyle, Müslüman kimliğine ve dolayısıyla Türk eksenine son derece yakındırlar. İbrahim Rugova gibi basiretli bir liderin önderliğinde 10 yılı aşkın süredir Belgrad'ın asimilasyon ve baskı politikalarına göğüs geren "Arnavutluk Cumhuriyeti", bugün resmi olarak tanınmasa da, bağımsızlığa giden yolda ısrarla yürümektedir. Kosova'daki Arnavutların tarihsel olarak kendilerini yakın gördükleri en büyük dostları ise, Arnavutluk'tan sonra, Türkiye'dir.

Kosova'dan kuzeybatıya doğru ilerlediğinizde ise, Sırbistan ile Karadağ arasındaki sınır boyunca uzanan Sancak bölgesine gelirsiniz. 1912'ye kadar Osmanlı toprağı olarak kalmış olan bu bölgedeki Slav Müslümanları, son derece güçlü bir İslami kimliğe sahiptirler.

Osmanlı'nın Uç Sınırı: Bihaç

Sancak'ın bittiği yerde Bosna başlar. Bugün Doğu Bosna, Bosna-Hersek Federasyonu'nun Sırp tarafını oluşturan Republika Srpska'ya aittir. İşgal yoluyla elde edilmiş olan Doğu Bosna biraz yarılsa, İzzetbegoviç'in Dayton Anlaşması'nda bırakmamak için çok direndiği "Gorazde koridoru"nu kullanarak Saraybosna'ya ve oradan da Devlet-i Ali Osmaniye'nin sınırlarının vardığı en uç noktaya, Bihaç'a varmak mümkündür.

Edirne'den Bihaç'a uzanan bu kuşak, dikkat edilirse, jeostratejik yönden oldukça anlamlı bir hat üzerinde uzanmaktadır. Bu ise tesadüfi bir durum değil, aksine hesaplanmış ve bilinçli olarak oluşturulmuş bir dizayndır: Osmanlı yönetimi, Balkanlar'ı fethettikten sonra bölge coğrafyasında bir düzenleme yapmış ve asırlar süren bir süreç içinde bölgedeki önemli stratejik noktalara Müslüman nüfus yerleştirmiştir. Bu Müslüman nüfusun bir kısmı Anadolu'dan göç ederek Balkanlar'a yerleştirilen göçebe Türkmen boyları, bir kısmı ise Müslümanlığı sonradan kabul eden bölge halklarıdır (Arnavutlar, Boşnaklar ya da Pomaklar gibi).

Kısacası Devlet-i Ali Osmaniye artık yoktur, ama Balkanlar'ı bir uçtan diğer bir uca kat eden bir Türk-İslam varlığı onun mirası olarak hala ayaktadır. Sayıları 10 milyonu bulan Balkan Müslümanları, Edirne'den Bihaç'a kadar uzanan bir hat üzerinde yaşamaktadırlar. Dahası, bu hat üzerinde bazıları 1878'den bazıları ise 1912'den bu yana hayatta kalma mücadelesi vermektedir.
Forumlar okunmak ve paylaşmak içindir...

Makedonya sorunu, Balkanlar ve Türkiye - 2



Balkan Balkanlar Makedonya Türk Türkiye forum

 

Osmanlı İle Gelen 500 Yıllık Huzur

Birbirleriyle çatışma potansiyelindeki birden fazla toplumu huzur içinde bir arada yaşatmak, ancak toplumların üzerinde yer alacak güçlü bir otorite ile mümkündür. Böyle bir otoritenin var olmaması halinde, küçük grupların çatışmaları ve ortaya bir kaos çıkması kaçınılmaz olur. Osmanlı İmparatorluğu Balkan topraklarında 500 yıl boyunca adil bir yönetimle bu otoriteyi sağlamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu Balkan yarımadasına 15. yüzyılın ikinci yarısında, Ortadoğu'ya ise 16. yüzyılın başlarında egemen oldu. Balkanlar'ı ele geçirdiğinde bölge birbiri ile daimi bir çatışma halindeki Hıristiyan halklarla doluydu. Sırplar, Bulgarlar, Hırvatlar ile "Bogomiller" (Boşnaklar) arasındaki çatışma, tam bir kaos doğurmuştu.

Bu coğrafyaya büyük bir askeri güç ve siyasi akıl ile giren Osmanlıların en önemli özelliği ise, bölgede barış ve istikrar kurmaları oldu. Osmanlılar bölgedeki halkları son derece toleranslı bir sistemle yönetti. Daha önceden fethettikleri topraklardaki Müslümanları kılıçtan geçiren Haçlıların aksine, Balkanlar'daki halklara din özgürlüğü verdi ve herkesin inancını koruyabileceği ve yaşatabileceği bir sistem kurdu. Osmanlılar hiçbir zaman etnik temizlik, zorla din değiştirtme, asimilasyon gibi politikalara başvurmadı.

Bu sayede asırlardır çatışmalara ve savaşlara sahne olan Balkanlar, 19. yüzyıla kadar sürecek olan bir istikrar ve huzura kavuştu. Sırplar, Karadağlılar, Yunanlılar, Bulgarlar, Bosnalılar, Macarlar, Ulahlar, Yahudiler, Çingeneler... Tüm bu Balkan halkları hem kimliklerini koruyarak hem de birbirleriyle çatışmadan barış içinde yaşadılar.

Güçlü Bir Otoriteye Olan İhtiyaç


Bölgedeki küçük grupların her biri, birbirleriyle çatışan menfaatlere sahiptirler ve eğer onları zorlayan üst bir otorite olmazsa, bu menfaatlerden taviz vermezler. Birbirleriyle çatışma potansiyelindeki birden fazla toplumu huzur içinde bir arada yaşatmak, ancak söz konusu toplumların üzerinde söz sahibi olacak güçlü bir otorite ile mümkündür. Böyle bir otoritenin var olmaması halinde, küçük grupların çatışmaları ve ortaya bir kaos çıkması kaçınılmaz olur.

Güçlü bir otoritenin sağlayabileceği sonuç sadece barış değil, aynı zamanda "bir arada yaşama" kavramıdır. Kimi zaman bir bölgedeki taraflar arasında resmi bir barış imzalanmaz, ama taraflar bir arada çatışmadan yaşamayı zımnen de olsa kabul ederler ve böylece istikrar sağlanır.

İşte bu "barış sağlayıcı otorite" Balkanlar'da ve Ortadoğu'da asırlar boyu Osmanlı İmparatorluğu oldu. Osmanlı yönetimi her iki bölgede de, hem yerel halklara kendi içlerinde kültürel bir özerklik tanıdı, hem de onları bir arada yaşattı.

Osmanlı'nın siyaset stratejisinin temelini oluşturan "Nizam-ı Alem" kavramı, işte bunu ifade ediyordu. İmparatorluk sadece topraklarını genişletmeyi değil, aynı zamanda bu topraklara "nizam" getirmeyi hedefliyordu. Osmanlılar, Moğollar gibi dev topraklar ele geçirip, sonra da buraları yağmalayan, yakıp-yıkan barbarlar değildiler. Aksine, ulaştıkları her yere düzen ve medeniyet götürdüler. Bu nedenle bugün Balkanlar'ın ve Ortadoğu'nun dört bir yanı Osmanlı camileriyle, medreseleriyle, kervansaraylarıyla doludur.

Balkanlar'da Nizamın Sonu


Osmanlı'nın Balkanlar'a ve Ortadoğu'ya getirdiği nizam, 18. yüzyıldan itibaren aşamalı olarak bozuldu. 20. yüzyılın başlarında da tümüyle ortadan kalktı. Balkan devletleri 19. yüzyılın farklı aşamalarında Osmanlı'dan bağımsız oldular.

Ancak bağımsızlık, Balkan halklarına huzur ve istikrar getirmedi. Aksine, birbirleri ile toprak kavgalarına giriştiler. 1912-13 Balkan Savaşları, Osmanlı'nın bölgeden çekilmesinin, bölgedeki huzur ve asayiş ortamını nasıl yok ettiğini gösteriyordu: Balkan Devletleri I. Balkan Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün Rumeli topraklarını ele geçirdiler ve böylece Balkanlar'daki Osmanlı varlığına son verdiler. Osmanlı'nın fiziki varlığıyla birlikte nizamı da ortadan kalktı. Sonuç ise savaş ve kaos oldu: Osmanlı'dan geriye kalan toprakların paylaşılması konusunda birbirleriyle anlaşamadılar ve böylece II. Balkan Savaşı patlak verdi.

Osmanlı nizamının çökmesiyle birlikte başlayan bu Balkan karmaşası, bugüne kadar devam etti. Balkan Yarımadası, II. Balkan Savaşı'nın durulmasından kısa bir süre sonra bu kez I. Dünya Savaşı ile kana bulandı. İki Dünya Savaşı arasındaki dönemde Balkanlar'da komitacılar, çeteler, gerilla örgütleri boy gösterdi. II. Dünya Savaşı'nda ise Balkan yarımadası bir kez daha ve çok geniş çapta kana bulandı. Balkan toprakları bir kez daha kanlı iç savaşlara ve etnik temizliklere sahne oldu.

Balkanlar'daki bu karmaşanın II. Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte durulduğu, Soğuk Savaş ile birlikte bölgenin kalıcı bir istikrara kavuştuğu sanılıyordu. Oysa gerçeklerin hiç de böyle olmadığı Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana çok açık bir biçimde ortaya çıktı. Balkan milliyetçileri 1990'dan başlayarak yeniden birbirleri ile çatışmaya başladılar. Hırvatlar ve Sırplar arasındaki gerginlik, 1991'de savaşa dönüştü. Sırp saldırganlığı daha sonra Bosna-Hersek'teki Müslümanları hedef aldı. Balkanlar'daki gerginlik bugün ise Kosova merkezli olarak devam ediyor. Balkanlar'ın görülebilir bir gelecekte barış, huzur ve istikrara kavuşacağını ise kimse tahmin etmiyor.

Balkanlar'ın bu karmaşasının kökeninde ise, baştan beri belirttiğimiz gibi, bölgedeki Osmanlı sonrası düzenleme yatıyor. Bugün Balkanlar'da Osmanlı'nın miras bıraktığı topraklar üzerinde kurulmuş tam yedi devlet var: Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ, Makedonya, Arnavutluk, Yunanistan ve Bulgaristan... Bu devletlerin hiçbiri etnik yönden homojen değiller. Hepsinde etnik ya da dini azınlıklar var ve bu azınlıklar potansiyel bir gerginlik nedeni olarak duruyorlar. Ayrıca bu devletlerin aralarında uzlaşmaz çıkar çatışmaları var.

Oysa bu devletleri oluşturan halklar Osmanlı zamanında da vardı ve aynı bölgelerde yaşıyorlardı. Ama Osmanlı üst bir otorite olarak bu halkları bir arada yaşatmıştı. Bir asırdır süren söz konusu "otorite boşluğu" ise, bölgenin "sahipsiz" kalmasıyla sonuçlandı. Bu otorite boşluğundan en çok zarar gören Balkan halkları ise, Osmanlı'nın bölgedeki en önemli mirası olan Müslümanlar oldular: Bosnalı ve Sancaklı Slav Müslümanlar, Arnavutlar, Pomaklar, Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan Türkleri, bölgenin en çok "sahipsiz" kalan insanlarıydı. Halen de öyleler ve kendilerine sahip çıkacak yeni bir Osmanlı'yı, yani "Osmanlı vizyonu"na ve misyonuna sahip bir Türkiye'yi bekliyorlar.
Forumlar okunmak ve paylaşmak içindir...

Makedonya sorunu, Balkanlar ve Türkiye - 1



Balkan Balkanlar Makedonya Türk Türkiye forum

 

Coğrafya, kültürlerin ve kültürler arasındaki ilişkilerin gelişmesinde -ya da gelişmemesinde- her zaman için etkili bir faktör olmuştur. Balkanlar'da da öyledir. "Balkan" kelimesi "ormanlarla kaplı sıradağ" anlamına gelir; çünkü gerçekten de bu dev yarımadanın büyük bölümü dağlık ve kayalıktır, derin vadilerle parçalanmıştır ve sık bitki örtüleriyle kaplıdır. Bu nedenle bölgede ulaşım ve iletişim her zaman zor olmuştur. Ulaşım ve iletişimin zayıflığı ise, Balkanlar'da birbirlerine bitişik yaşamalarına rağmen, kültürel yönden izole ve birbirlerinden uzak, hatta birbirlerine düşman halklar oluşması sonucunu vermiştir.

İstikrarsızlığın Temeli Bölgedeki Etnik Yapı


Balkanlar'ın coğrafyası gerilla savaşı için de eşi bulunmaz derecede uygun bir zemin oluşturur. Bu nedenle tarihte ve günümüzde, gerilla örgütleri Balkanlar'ın siyasi ve askeri tarihinin en önemli unsurlarından biri olmuştur. Makedon Komitacılar, Bulgar Haydutlar, Sırp Çetnikler ve her milletten ve azınlıktan çeteler, yüzyıllardır Balkan dağlarında silaha sarılırlar. Bu "imkan", bölge halklarının birbirlerine ya da birbirlerinin müttefiklerine karşı olan düşmanlıklarını şiddete dönüştürmelerine ve böyle düşmanlıkları daha da beslemelerine neden olmuştur.

Balkanlar'ın bir diğer özelliği de, yüzyıllar boyu büyük göçlere, işgallere ve savaşlara sahne olmasıdır. Özellikle Osmanlı'nın bölgedeki egemenliğinin kademeli olarak sona erdiği 19. yüzyıldan bu yana, bölge defalarca işgal yaşadı. Bölgeyi işgal eden dış güçlerin hemen hepsi de, bölgedeki bazı halkları kendi müttefikleri -ya da maşaları- olarak gördüler, bazılarını da düşman kabul ettiler. Nazi Almanyası'nın 1941 yılında tüm bölgeyi işgal ederek kendine yakın gördüğü unsurlara kukla devletler kurdurması, bunun en önemli örneğiydi. İşgalcilerin bu politikası, Balkan halkları arasında zaten var olan geleneksel kin ve düşmanlıkları daha da körükledi ve kalıcı hale getirdi.

İşte bu etnik mozaik nedeniyle Balkanlar hep istikrarsızlığa açık bir bölge oldu. Bu nedenle defalarca harita değişiklikleri yaşadı. Yeni devletlerin kuruluşuna, bazılarının silinişine, sonra da yeniden kuruluşuna sahne oldu.

Balkanlar'daki etnik mozaiğin en kötü yanı ise, birbirlerine düşman söz konusu etnik grupların bir diğeri tarafından kurulan devletlerin içinde azınlık olarak yer almalarıdır. Balkanlar'daki hiçbir devlet, etnik ve dini yönden homojen değildir ve her biri rakip olduğu etnik ya da dini gruplara bağlı azınlıklar barındırmaktadır.

Balkanlar'daki Karmaşa ve Ortodoks Cephesi

Bu karmaşık durumu şöyle de izah edebiliriz: Balkanlar'daki siyasi harita ile etnik dağılım haritası arasında büyük uyumsuzluklar vardır. Bu nedenle de hiçbir devlet etnik yönden homojen değildir ve hemen hiçbir etnik grup da -Karadağlılar ve Slovenler hariç- tek bir devletin çatısı altında yaşamamaktadır.

Örneğin Arnavutların neredeyse yarıdan fazlası Arnavutluk dışında, Kosova ve Makedonya'da yaşarlar. Öte yandan Arnavutluk'un da içinde Arnavut olmayanlar vardır; ülkenin güneyindeki-Yunanlıların deyimiyle "Kuzey Epir"deki- Yunan azınlık.

Benzer bir biçimde Sırplar ile Sırbistan arasında da büyük bir uyuşmazlık vardır. 10 milyonu aşan nüfusları ile Balkanlar'ın en büyük etnik gruplarından biri olan Sırplar, Sırbistan'ın dışında iki ülkede daha yaşarlar: Hırvatistan ve Bosna-Hersek'te. Öte yandan Sırbistan toprakları içinde yaşayan insanların % 15'inden fazlası Sırp değildir; bunlar kendilerini Sırplarla "can düşmanı" olarak gören Arnavutlar ve Sancak'taki Slav Müslümanlarıdır.

Balkanlar'daki hangi ülkeyi ele alsak, benzer bir mozaikle karşılaşırız. Bulgaristan'da Türkler, Pomaklar (Müslüman Bulgarlar) ve diğer azınlıklar nüfusun % 15'ini oluşturur. Makedonya nüfusunun % 60'ı Makedonlardan oluşur. Ülkede % 35 dolayında Arnavut, % 7 Türk ve daha başka azınlıklar yaşamaktadır. Yunanistan'ın Batı Trakya bölgesinde 120 bin kadar Türk, ayrıca kuzey bölgelerinde büyük bir Slav Makedon azınlık yaşar. Bosna-Hersek'te nüfusun % 45'i Müslüman, % 30'u Sırp, % 17'si ise Hırvat'tır.

Elbette bir ülke içinde farklı etnik ya da dini grupların yaşaması başlı başına bir sorun değildir ve bu tür mozaikler, istenildiği zaman "çok kültürlü" bir devlet düzeni ve "birarada yaşama"ya dayalı toplumsal bir formül içinde yaşatılabilirler. Ancak ne yazık ki Balkanlar'daki devletlerin ideoloji ve pratikleri bu yönde değildir. Bölgedeki devletlerin önemli bir bölümü -ki başlarında Sırbistan ve Yunanistan gelir- homojen bir etnik ve dini toplum oluşturma amacındadırlar. Bu, kimi zaman Sırbistan örneğinde olduğu gibi "etnik temizlik" çabalarına, kimi zaman da Yunanistan örneğinde olduğu gibi asimilasyon politikalarına yol açmaktadır. Bu ülkelerin söz konusu baskıcı politikalarında ısrarcı bir tutum izlediklerini ise bunca tecrübeden sonra artık öğrenmiş bulunuyoruz.

Balkanlar'ı İyi Analiz Etmek

Türkiye, Balkanlar'daki etnik ve dini mozaiği iyi analiz etmekte ve bu mozaik içinde, kendi tarihsel kimliğine ve misyonuna uygun bir stratejiyi belirlemektedir. Bunu yaparken etnik, dini ve kültürel değerlerin dünya siyasetinde her geçen gün daha fazla önem kazandığının, dünya siyasetini giderek daha artan bir biçimde medeniyetler arasındaki ilişkilerin belirleyeceğinin farkında olarak hareket eder.

Dahası, Balkanlar, din ve kültür gibi kavramların en etkili olduğu bölgelerin başında gelmektedir. 2. Dünya savaşından sonra Demirperde ülkeleri ile ABD arasındaki Soğuk Savaş'ın bitmesinden sonraki dünya siyasetinde, Türkiye Balkanlar'a bakarken her zaman olduğu gibi kendi tarihsel ve kültürel kimliğini ön plana çıkartan bir strateji belirlemektedir. Türkiye'nin bu stratejisi, statükocu yapının çoktan tarihe karıştığı ve Soğuk Savaş döneminde üzeri örtülmüş olan millet kimliklerinin yeniden belirleyici unsur haline geldiği Balkanlar'da Ortodoks cephesi tek etkili güç haline gelmesini engelleyecektir.
Forumlar okunmak ve paylaşmak içindir...

 ~ 

Bu konunun linki : 

Yukarıdaki linki arkadaşlarınıza göndermek için kullanabilirsiniz ve bu sayfada; Makedonya sorunu, Balkanlar ve Türkiye hakkında bilgiler nedir yazıları veya şiirleri gibi sözleri veya resimleri Makedonya sorunu, Balkanlar ve Türkiye siteleri gibi benzer birçok forum konularını bulabilirsiniz.

 ~ 

Kaynak linkimizi belirtmek koşulu ile her türlü bilgiyi kopyalayabilirsiniz. Forum içerisinde yazılan tüm mesajların hukuki sorumlulukları mesajları yazanlara aittir. Üyeler, üyelik sözleşmesi gereği bu kuralı kabul etmiş sayılır. Ziyaretçilerimiz bu forumu kullanmadan önce Forum Kurallarını okumak zorundadırlar. Aksi durumda meydana gelecek bütün olumsuz durumlardan ziyaretçilerin bizzat kendileri sorumludur. Sitemizde telif, kişi haklarına; yasalara aykırı olduğunu düşündüğünüz bir konu görürseniz bize aşağıdaki iletişim adresinden ulaşabilirsiniz.

1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60 100, 150, 200, 250, 300, 350, 400, 450, 500, 550, 600, 650, 700, 750, 800, 850, 900, 950, 960

© 2006-2018 ilgiliFORUM.com