Zamanı Doğru Algılamak!

 
Bu konu ile benzer olabilecek diğer forum sayfaları
 
 
 
 
Zamanı Doğru Algılamak!

İÇERİSİNDE yaşıyor olduğumuz, zamanın ‘son zamanlar’ diye tanımlandığı şu çağda, gençliğin ilk dönemlerini yaşadığımız günlerdi. Görmediğimiz ve bilmediğimiz Birinin ellerimizden tutup kendisini, varlığını farkettirdiği, yaşantımızın bir değişim ve dönüşüm sürecinden geçişine tanık olduğumuz halleri yaşıyorduk. Gökyüzünü seyrediyorduk; o güne kadar yapmadığımız şekilde, tamamen farklı bir bakışla. Toprağı, tohumu, suyu, güneşi seyrediyor; damlada rahmeti, erikte keremi, şeftalide ihsanı, güneşin parlaklığında ve yeryüzüyle olan ilişkisinde izzet ve azameti görüyorduk. Var olan herşeyi Var Eden adına bir yazı gibi okuyor, bir gizli konuşma gibi dinliyorduk.

Kendiliğimizden ulaşmamızın mümkün olmadığı gerçekler önümüzdeydi işte. Hepsi en temiz, en saf bir şekilde sunuluyordu bize. İkramlar içerisindeydik. Aklımız kavrıyor, kalbimiz tatmin oluyordu. ‘Kerem’e ve ‘ihsan’a gerçek anlamda ilk defa içsel boyutta tanık oluyorduk. Ruhumuz dinginleşiyor, kanatlarımızın farkına varıyorduk.


Semada bir tek çatlak yoktu. Bir tek yanlış hesapla, tek bir yanlışlıkla karşılaşmıyordunuz. Binlerce, milyonlarca kilometre çapı bulunan yıldızlar, gezegenler ve göktaşları saatte binlerce kilometrelik hızlarla evrilip çevriliyor, ancak en ufak bir zorlanma ve küçücük bir hata izine rastlanmıyordu. Cisimler azametli, büyük; hesaplar ince idi. İnceydi hesaplar; zira, bu görkemli azametin, bu ihtişamın içerisinde ‘tezyin’ sırrı unutulmamış, bu azamet tablosu cehennem-misâl bir tehdit suretinde gösterilmemiş, gökyüzü kendisine muhatap olanlar için şirin yıldızlarla süslenmiş bir tavana dönüştürülmüştü.


Yeryüzünde de tek bir yanlış sunum yoktu. İnsan elinin karışıp karıştırdığı yerler müstesna, bir tek karışıklıkla, bir tek açıkta kalmışlıkla karşılaşmıyordunuz. İnsan elinin karıştırdığı yerlerde dahi, yine aynı rahmetin bir ihsanı olarak, fazla karışıklık çıkmıyordu. Meselâ şehirler birer karabasan kâbusuna dönüşmeye çok çok uygun bir durumdayken o rahmetin devrede kalmasıyla korunuyorlardı. Herşey mükemmel bir tasarım ve sunum içerisindeydi. Denizin mavisi hiç kimseyi rahatsız etmiyordu. Gökyüzünün uçuk mavisi de. Toprağın kahverengi rengini görüp de rahatsızlık duyan acaba kaç kişi vardı? Suyun sesinin rahatlatmadığı kulak, şirin ve masum bir simayı görüp tebessüm etmeyen bir çehre görülmüyordu. En küçük bir canlı en sanatlı bir biçimde yaratılıp en özenli bir biçimde besleniyor; rahmetin kuşatmadığı hiçbir şeyle, hiçbir olayla karşılaşılmıyordu.


İnsan ise güzelliğe güzellikle, ihsana ihsanla karşılık vermek isterdi.


Böylesine mükemmel, eksiksiz yaratan; herşeyi birbirine bağlayarak hepsini beraberce bir rahmet ve kerem geçitine dönüştüren, en güzeli en güzel bir biçimde hiçbir karşılık beklemeden sunan Birine; gökyüzünü korunmuş ve yıldızlarla süslenmiş bir tavana, yeryüzünü rahmet hediyeleriyle donatılmış bir sofraya dönüştüren Birine; sizi tüm bu güzelliklerin ortasında anlar, muhatap olur bir temsilci makamında yaratan Birine ibadetlerin en güzelini, ubudiyetlerin en derinini, kulluğun en genişini sunmak istiyordunuz.


Ancak umulmadık haller, beklenmedik hatalar size darbeler vuruyor, hayallerinizi yıkıyor, umutlarınızı karartıyordu.


Bir a’rafta gibiydik. Bir tarafta, farkettiğimiz yeni, yepyeni şeyler vardı. Diğer tarafta geçmişten getirdiklerimiz, alışkanlıklarımız, zaaflarımız. Tarifsiz mutlulukların beraberinde tarifsiz sancılar yaşatıyordu bunlar bize. Kâh O’nun zâtının huzurunda secdeye kapanır gibi erişilmesi zor hallere giriyor, kâh kendimizi batağın en ücra köşesinde çıkmazların içerisinde buluyorduk. İki ileri bir geri, iki geri bir ileri haliydi çok zaman yaşadığımız.


Tüm bunların üzerine bir de Resûlullah aleyhissalâtu vesselam ve arkadaşlarının yaşadığı dürüst ve görkemli hayatın, ‘Asr-ı Saadet’in sancısı ekleniyordu. Onlara bakınca umutlar sarsılıyordu. Onlar, sizin yaşamak isteyip de yaşayamadıklarınızı yaşamışlardı. Hem de, çok daha coşkulu, görkemli ve sürekli bir biçimde. Çünkü onlar ibadet ile ubudiyeti birlikte yaşamayı başarabilmişler, yani kulluk şuurunu hayatlarının her alanına yayabilmişler; böylece, O’nun yolunda O’na doğru ölümüne birlikte koşabilmişlerdi. İki adım ileri bir adım geri hali değildi onların yaşadığı. Sonuna kadar ileri; düşüp takılınan yerde ise sonuna kadar istiğfar hali idi. Everest’in tepesindeydi onlar! Ulaşmak imkânsız değildi belki; ama yaşanan düşüşler kolumuzu kanadımızı kırıyordu.


Olunması gereken hâl ile içinde olunan hâl arasında uçurumlar vardı. Bir çelişkiydi yaşanan; parçalanmış bir hayattı. Şizofreninin duygusal boyutlarında gibiydik.


Bir şiirde denildiği gibi:


"Bu ne yaman çelişki anne
Yaprak döker bir yanımız,
Bir yanımız bahar bahçe"


Hele Resûlullah’ın bir durum tesbiti vardı ki; her okuduğumuzda yüreğimizi dağlıyor, her aklımıza geldiğinde duygu girdaplarının içerisine salıyordu bizi: "İki günü bir olan ziyandadır."


İki günü bir olmaktan da öte, geri adımlar attığımız, kendimizi bir önceki güne oranla çok gerilerde ve darmadağın bulduğumuz günlerin sayısı hiç de az değildi. Hatta günlük değişimlerden çok daha ciddi ânlık değişimler yaşıyor, minarenin tepesinden kuyunun dibine düşer gibi dehşetli hallere giriftar oluyorduk. Tebessümlere hüzün ve gözyaşı karışıyordu.


Ziyanda mıydık, yoksa ziyan bizimle miydi?


Gelgitler yaşanıyordu; zira, zemin depremli, yollar kaygandı. Asr-ı Saadette üç-beş olan çelici durumlar bu zamanda üç–beş bine çıkmıştı. Unutturucu uğraşılar ve manzaralar o gün hemen hemen yok iken, bugün gözünüzü açtığınız ân darbeler yemeye başlıyordunuz. Vitrin diye birşey yoktu o gün. Reklam yoktu. Oysa bugün caddeler vitrinden ibaretti. Reklamlar evleri, caddeleri istila etmiş; şehirler, evler, beyinler kuşatılmış, hatta düşmüş durumdaydı. Zihinler bu kuşatmanın altında dağılıyor, akıllar yoğunlaşmakta zorluk çekiyordu.


Bir maskeli balonun içerisinde maskeyi çıkarıp çıkarmama tereddüdü yaşıyorduk—üstelik, taktıranlar müstesna, maskeleri takanların büyük bir çoğunluğunun masum olduğu, kendi maskelerinin bile farkında olmadıkları bir balonun… Oyuncuların kendi sanrılarını, kendi sanal gerçekliklerini, farkına bile varmaksızın gerçek gibi algılayıp gerçeğin ta kendisi olarak oynadıkları bir oyunun ortasındaydınız. Düş oyunları, ne yazık, o kadar gerçekçi biçimde oynanıyordu ki, sanrı ile gerçek arasında gelgitler yaşıyordunuz. Sanrıların gerçeklere, gerçeklerin düşlere dönüştüğü hallere girip çıkıyordunuz. Her ânınızın aynı gerçeklikte olması imkânsızlaşıyordu.


O asrı huzur ve mutluluk, bu asrı çelişki ve hüzün asrı yapan, gerçeklik farkıydı. Orada herşey netti. Doğru ile yanlış, gerçek ile sanrı, doğu ile batı kadar birbirinden ayrılmışlardı. Burada ise hiçbir netlik yoktu. Gerçekler yer değiştirmiş; doğrular yanlış, yanlışlar doğru görülür olmuş; gerçekler yalan, yalanlar gerçek olarak algılanır hale dönülmüştü. Deprem sonrası enkazlar gibi yahut bir mayın tarlası gibi! Elinizi uzattığınız, ayağınızı attığınız şeyin altından hayat mı çıkacak, ölüm mü; kestiremiyordunuz.


Orada herşey kararındaydı. Ayaklar gerçekler üzerine basarak yürüdüğü için, bu kadar hızlı değişimler yaşanmıyordu. Burada ise kararında kalan, değişmeyen bir tek şey yoktu. Bireysel ve toplumsal kararsızlıklar hayatın en büyük gerçeği haline gelmişti. Kararlı olanlar ise, çoğunlukla, sarhoşluğun en derin noktasında olanlardı. Sarhoşluğun en kalın tabakasını ayıklık zannedenler, o halde kalmaya kararlıydılar.


Saadet Asrı sahil-i selametti; burası ise boz bulanık akan bir nehir… Ayağınızın çok zaman dibe vardığı, sağlam basmanın mümkün olmadığı, bastığınız yerlerin ise kaygan taşlardan ibaret olduğu bir nehir... İki ânını bir yapabilmen, geriye kaymadan, dibe vurmadan durumu koruyabilmen için hayatını ortaya koyman gereken bir nehir...


Ancak sürekli yüzerek durumu korumaya çalışabileceğiniz bir nehirdi içinde bulunduğunuz. Akıntıya kapılmayıp yerinde kayabilmek için dahi müthiş bir efor sarfediyordunuz. İki ânı bir olanın kahraman olduğu, geriye kayanların ise merhametsizce eleştirilerden çok uzatılmış ellere, yüreklendirici sözlere, ümit verici dualara ihtiyacı olduğu bir nehrin içindeydiniz.


O nedenle o asırla bu asrı kıyaslayan şefkatli Resûl ashabına: "Sizler öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki, emredilenin onda birini terkeden helak olur; fakat öyle bir zaman gelecek ki, emredilenin onda birini yapan kurtulacak"1 dememiş miydi? "O günler avuçta kor tutmak kadar sıkıntılıdır. O günlerde amel işleyenler için sizden elli kişinin amelinin ecri verilir"2 diyen de o değil miydi?


1-İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Muhtasarı, c. 12, s. 458.
2-Aynı eser, hadis no: 4758.

Salih Özaytürk
 
 

 
 

 ~ 

Bu konunun linki : 

Yukarıdaki linki arkadaşlarınıza göndermek için kullanabilirsiniz ve bu sayfada; Zamanı Doğru Algılamak! hakkında bilgiler nedir yazıları veya şiirleri gibi sözleri veya resimleri Zamanı Doğru Algılamak! siteleri gibi benzer birçok forum konularını bulabilirsiniz.

 ~ 

Son Forum Mesajları

Kaynak linkimizi belirtmek koşulu ile her türlü bilgiyi kopyalayabilirsiniz. Forum içerisinde yazılan tüm mesajların hukuki sorumlulukları mesajları yazanlara aittir. Üyeler, üyelik sözleşmesi gereği bu kuralı kabul etmiş sayılır. Ziyaretçilerimiz bu forumu kullanmadan önce Forum Kurallarını okumak zorundadırlar. Aksi durumda meydana gelecek bütün olumsuz durumlardan ziyaretçilerin bizzat kendileri sorumludur. Sitemizde telif, kişi haklarına; yasalara aykırı olduğunu düşündüğünüz bir konu görürseniz bize aşağıdaki iletişim adresinden ulaşabilirsiniz.

1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60 100, 150, 200, 250, 300, 350, 400, 450, 500, 550, 600, 650, 700, 750, 800, 850, 900, 950, 960

© 2006-2019 ilgiliFORUM.com